31 Aralık 2006

kitap: zor kişiliklerle yaşamak


yıllar önce okumuştum "zor kişiliklerle yaşamak" adlı kitabı. geçenlerde habire aklıma gelmeye başladı. sonra tekrar aldım. içinde kendi kişiliğimizi de tanımak adına bazı sorular var. bu soruları biz ailecek yanıtladık. bu yanıtlardan herbirimiz birer 2007 hedefi tanımladık.




bu kitapta beni etkileyen neydi, bir kaç maddeyle özetleyeyim:
- zor kişiliklerle bir şekilde temasın kaçınılmaz olduğunu vurgulaması
- zor kişilikleri değiştirmek ve dönüştürmek ile ilgilenmemesi, aksine bu kişilikleri kabullenmesi
- zor kişiliklerin bakış açısını vermesi
- bir yandan kendimizi korurken, bir yandan da zor kişiliklerle iyi iletişim kurabilmenin pratik yollarını sunması
- kitaptaki kişilik ayrımlarının büyük oranda gözlemlerimle desteklenmesi
- insanları/kendimi dönüştürmeye çalışmaktansa, onlara/kendime saygı duymam yönünde beni eğitmesi
- tam da kabullenmenin ve saygı duymanın açtığı kapıyla, karşılıklı dönüşümün olanaklarını bize vermesi
- ....

kitapta hangi tip zor kişiliklerden bahsedilmiş: kaygılı, paranoyak, oyuncu, saplantılı, narsis, içe kapanık, a tipi, depresif, bağımlı, edilgin-saldırgan, sakınımlı.

bu kitabı okumak ve anlamak, hem bana hem sevdiklerime çok şey kattı. umarım sizin içinde böyle olur.

25 Aralık 2006

Bir röportaj

aşağıdaki röportaj radikal gazetesinden alındı. yalnız röportajda sorular yok, artık soruları tahmin etmek size kalmış. orjinal haber için burayı tıklayabilirsiniz.
  • ODTÜ teknik kaliteyle sosyal hayatı dengeli yaşayabileceğiniz bir okul. Geriye baktığımda hem üniversite, hem de bölüm olarak iyi bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Tabii geriye bakarak seçimleri değerlendirmek, seçilmemiş tercihlere haksızlık olur. Buna rağmen tekrar sınava girsem gene aynı tercihi yaparım.
  • Birinciliğime İzmir Fen Lisesi'nin sonrasında dershanemin çok katkısı oldu. Ama bana okulu sevdiren, problem çözmeyi bir alışkanlığa dönüştürten Malatya'dan ilkokul öğretmenim Mehmet Nuri Özen'dir. Hakkını ödeyemem.
  • Mezun olduktan sonra savunma sanayiinde çalışmaya başladım. Şu anda da küçük bir firmada Elektronik Tasarım Otomasyonu (EDA) alanında bir yazılım aracı üretiyoruz. Mesleğimi kullandığımı, teknolojiye katkı yaptığımı hissedebiliyorum. İşimden oldukça memnunum.
  • İlerisini düşününce olaya biraz tersinden bakarak hedeflerden çok süreçlerle ilgileniyorum. Yüzümün güldüğü, beynimin zorlandığı, sevgi dolu bir aile ve arkadaş ağı olan, heyecan ve huzuru kaynaştırmış, maddi açıdan rahat bir süreç yaşamak istiyorum. Buna yönelik hedefler seçmeye özen gösteriyorum. Bunlardan biri, işimde günceli takip edebilmek ve yaratıcı çözümler üretebilmek. Bu, maddi rahatımı, kendime zaman ayırabileceğim ve beynimi zorlayacak bir iş seçebilmemi sağlıyor. Temel prensibim 'Sevdiğin işi çok iyi yap ki hep sevdiğin işi yapabilesin'. Ayrıca topluma katkıda bulunabilmek önemli benim için. Gönüllü eğitim faaliyetleri yapıyorum. Daha önce ODTÜ'de Eğitim Topluluğu'nda bir şeyler yaptım. Şu anda TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) aracılığıyla katkıda bulunuyorum.
  • Bence ÖSS birincilerinin bu kadar öne çıkarılması olumsuz bir durum. Bir etkisi, başarı eşiğinin çok yükselmesi sonucu tatminsizlik. Diğeriyse 'Seçimlerim neler?' diye sorgulamadan, o alkışlanmanın devamı yönünde bir hayata sürüklenmek. Çevrenin beklediği başarı kriterlerinden sıyrılıp kendi değerlerinize göre bir yaşam kurabilmek zorlaşıyor.
  • O dönemde bana birileri tavsiyede bulunsaydı dinlemezdim herhalde. Ama bence yeni birinciler meslek seçiminde kimsenin müdahalesine izin vermesinler. Korkmadan, yapmaktan keyif alabilecekleri bir meslek seçsinler. Bir de üniversiteyi sadece teknik olarak değerlendirmesinler, sosyal yöne de baksınlar. Hedeflerinin sadece kişisel başarılardan oluşmamasına, toplumu da içermesine dikkat etsinler. Bu arkadaşlar iyi koşucu olduklarını gösterdiler, ama arada bir manzarası güzel, oksijeni bol, soğuk suyu olan bir yerde mola verip nereye koştuklarını düşünmelerinde fayda var.
  • 21 Aralık 2006

    ask uzerine birseyler

    ne psikologum ne de beyinle ilgilenen bir bilim insanı. buna rağmen bütün insanlar gibi benim de aşk üzerine konuşmaya hakkım olduğunu düşünüyorum. bu yazıda önce aşkın içerdiğini düşündüğüm bir iki özelliği açıklayacağım. aşk neden vardır sorusuna doğal seçilim açısından bir fikir sıkıştıracağım. sonrasında ise aşk kalıcımıdır, sevgiyle bağı nedir, nasıl dönüştürebiliriz gibi sorulara ufak yanıtlar vereceğim. bu yazıya çok güzel yorumlar geldi. bu yorumların her biri ana yazı olabilirdi. onları gözden kaçırmayın derim.

    kendini yok edis
    isteklerin, korkularin, bencilliklerin, kurallarin, hobilerin, arkadaslarin, ailen... sana ait ne varsa hepsinin onemsizlestigini, yanip kul oldugunu gorursun. kendini baska bir varlikta eritirsin. ben sozcugu ile aran acilir, sogursun o sozcuge.

    yuceltme
    evet belki askin mutluluk ile bir turlu bagdasamamasinin nedenidir bu yuceltme. gercekten de asikken yucelir hersey, ama elbet kavusma ve alisma duygusu ile bas edemez bu yucelik. ondan sonra baslar askimiz sevgiye donusebildi mi sorulari.

    bir yanin uyusmasi bir yanin hassaslasmasi
    oyle ilgincki bu duygu icinde iken bir yaniniz uyusuyor. o yandan gelen bilgileri algiya donusturemiyorsunuz. ya hassaslasan yanlar. bazi acilardan algi o kadar hassaslasir o kadar farklilasir ki, onlar sayesinde daha once yasamiyormusum, yasadigimi hissetmiyormusum diyorsunuz. o kadar farkli bir algilamada yasiyorsunuz ki. o algilarin keyfini cikarmak lazim, kolay degil asik olmadigimiz (dogal olarak omrumuzun onemli bir kismi) zamanlarda o deneyimleri yasayabilmek.

    askin dogal secilimdeki etkisi uzerine benim soyle bir dusuncem var:
    toplumsal yasamimiz aile yapisina cok bagli. bu yapiyi surdurebilmek icin iki insanin beraber yasayabilir olmasi gerekiyor. beraber yasayabilmek aliskanliklarla cok catisan bir durum. iki tarafinda kendi aliskanliklarini baya bir orselemesi gerekiyor. bu da iliskinin basladigi evrelerde oluyor. bu evrelerde o aliskanliklarin catismasini asabilecek enerji bence asktan geliyor. dolayisi ile ask egilimi agir basanlar kendini donusturup cogalabiliyorlar. yada asktan dolayi insanlar kacamak yapiyor, ve sonuc gene cogalma oluyor.

    kalicilik
    ben askin kalici olmadigina inaniyorum. cunku insanin kendini yok ettigi bir surecin cok uzun surmesini beklemek gercekci degil. bu konuda "zerda" dizisinden bir alinti yapacagim. bu dizinin bana tek kattigı bu basit sozdur, ama bu soz icin bile iyiki cekilmis bu dizi diyorum.
    "iki insan birbirini severse ve kavusursa mutluluk olur,
    biri sever biri sevmez ise ask olur,
    ikiside sever ama kavusamazlarsa efsane olur"
    evet cok basit geliyor ama bence o kadarda gercekle ortusuyor. askin kalici olmasi icin sevenlerin kavusamamasi lazim.

    sarmalanma
    "sevmek sarmalanmaktir bir bakima" denmis. ne dogru demis. bir asigin digerine "ben sende kendimi sevdim" demesi ne kadar da dogal geliyor. oyle bir sarmalanacaksin ki kendinde asagilik, eksik gordugun bir sey kalmayacak. usumen gececek. zeminin kaydigi hissi ile guvensizlige kapilmayacaksin, aksine zeminsizken nerde oldugun farketmeyecek. sarmalanma bence ask ile sevginin ortak bir yani, boylelikle de askin sevgiye donusebilmesinin anahtari.

    yoldas olabilmek:
    bence askla bir araya gelmis insanlarin mutluluklarinin devami icin yoldas olabilmeleri gerekir. nedir yoldaslik: bence olabildigince ayni idealleri paylasabilmek, benzer degerleri ve ilkeleri paylasabilmek, engelleri elbirligi ile asabilmektir. ama bundan da zor olan ama olmazsa olmaz olan birsey vardir ki o da: gidilen yolun sizi beraber donusturmesine izin verebilmektir. aslinda soyle ozetleyebilirim. iki insanin yolu birsekilde cakismis ve ask olusmustur. bunun devam edebilmesi icin birbirine bagli bicimde hem bundan sonraki yollari birbirine yaklastirabilmek hem de yolda beraber donusebilmek gereklidir.

    gunun resmi: claude monet - regatta

    boyle bir manzaraya, boyle renklere dur diyemedim. kendimi alamadim. bakmaya da doyamadim. raki demisken de soyle diyebilirim: bazi mekanlar vardir mezeye gerek duymaz.
    tabi bir yandan da guzelim gocek koylarinda gecen sessiz aksamlari, motor sesi olmadan yapilan seyirleri hatirlatiyor. hele oyle havalar vardir ki, seyirdeyken teknenin onunde durup ileri dogru baktiginizda bir renk cumbusunun gozlerinizden duygulariniza aktigini hissedersiniz. bazen huzur, bazen tedirginlik, bazen gizem, bazen butunun parcasi...

    raki icin

    raki icin cok sey atilir tutulur. ben asagidaki dortluk gibi kisa ve oz bir bicimde anlatan birsey gormedim. yani ne "abi felsefe yapma" ne "yahu hikmet sicma da icelim" demek icimden geliyor. sadece ne guzel soyledin diyebiliyorum ve bu yudumu bu guzel sozler icin aliyorum: Necip Mirkelamoglu'ndan rakiname
    "Nükte, cinas anlayan
    Ahengi bezme uyan
    Içip zirvalamayan
    Iste onadir raki."

    20 Aralık 2006

    gunun resmi: claude monet - sunrise

    bugun yandaki resmi sectim bilgisayar arka plani olarak. neden bu resim:
    tam aciklayamiyorum. hissettirdikleri galiba.

    19 Aralık 2006

    beklemek

    beklemek ile ilgili bir arkadasimin cevabini yaziyorum. aslinda onun cevabi asil mesaj olma hakkini hakediyor. bu yuzden kendi dusuncelerimi comment olarak eklecegim. iste arkadasin cevabi:

    Beklemek

    Bence yapılan kişinin yaptığı eylem hiçbir zaman karşıdaki kişi odaklı olmamalıdır. Kastım bencil ya da benmerkezci bir bakış açısı değil elbet. Yaptığın işin sonucunda karşıdan gelecek ya da gelmeyecek tepkilerin referans alınmasını değil kendi duygu ve düşüncelerinin referans alınmasını kastediyorum. Beklemek ile ilgili yazının son kısmında belirtildiği gibi o geldiğinde ki tat hesap edilerek beklemek; karşıdaki kişinin gelmeme durumunda bir yıkıma neden olur. Bence eğer kişi bekleyecekse sadece beklemenin tadını yaşayarak beklemeli. Öyle tutkulu, öyle acıyla beklemeli. Ya gelirse diye beklemek, ya gelmezse sorusunu beraberinde getirir ki bu herhalde bütün organizmaları zorlar. Beklemek durağa giden bir yol olmamalı yani sonunda kavuşmak olmamalı, beklemenin kendisi durak olmalı… Birini beklemenin birini bekleyecek kadar arzulamanın tadı zaten başlı başına yetmeli ki özellikle doğu masallarının sonunda zaten beklenen beklentiyi karşılayamayacak kadar fanileşir, kavuşulsa bile…

    Bir mesaj atıp o mesaja cevap beklemek… Bütün barajları yıkıp ona küçük bir dokunuş ve o dokunuşa vereceği cevabı beklemek. Nefes artışı, kalp çarpıntısı, geçmeyen vakit, elin hiç çalmayan telefona çaldı mı diye gidip gelmesi, gaipten telefon sesleri duymak, gecenin bir yarısı birden uyanmak, telefonu kontrol etmek, okuduğunu anlamamak, dinlediğini duymamak, sadece beklemek sadece beklemek… Gelmedikçe sinirlenmek, kendini sorgulamak, acaba demek, şu anda ne yapıyor ola ki demek, süre ilerledikçe karşılaşıldığında ya da geri döndüğünde ne denileceğinin hesabının yapılması, zaman aktıkça salak hayallere dalmak, “gerçekten bekleyenin” durduramayacağı davranışlar olsa gerek.

    Ya gelmezse, ya gerçekten o seni hiç düşünmüyor ve çoktan unuttuysa, bekleyene bir önerin var mı? Olmalı bence… Sarılmada ki sıcaklık yetmeyebilir, o kişinin bir daha asla sarılamayacağı düşünülürse…

    Bekleyen neyi bekler? Gerçekleşmesini istediği bi şey var demektir. Bir ihtiyacı, ümidi, isteği her neyse insana ait bi şeyler yani. Bizi insan yapan şeyler, fakat yaşama devam edebilmek için bazı savunma mekanizmalarını çalıştırmak zorundayız sanırım. Beklemenin tadını yaşamakta bu mekanizmalardan en güçlü ve güzel olanı bence… Altında şu mesaj yatıyor; gelmesen de yaşarım…

    Bende biliyorum bunun yalan olduğunu. Beklemek hayatı dondurmaktır. Bir donuk imge olmakJ. Hareketli içinde dramatik anı sonuna kadar barındıran bir donuk imge her izleyene, her bekleyene aynı şeyi yaşattıran bir donuk imge…

    sevgiler

    yilmaz erdal

    sagol be yilmaz

    farkindalik ve ozgurluk

    bugun msn'de mesajim su idi: "farkinda olmakla baslar ozgurluk". o sabah yasadigim surecle ilgili bir sozdu bu. sonra nereye dayaniyor diye bir dusundum. eric fromm'un bir kitabinda vardi galiba soyle bir soz: "insan zorunluluklarini algilayarak ozgurlesebilir". galiba farkindalik ile zorunluluklari algilamak arasinda guclu bir bag var. nedir farkindalik? bence neyi nicin yaptigini, neyi nicin hissettigini bilebilmektir. tabi dogrumudur bu ifade bilmem ama bende ki karsiligi budur. cok ilginc bir surec farkindalik. soyle ornekleyebiliriz: bir duygu (kimyasal bilesim, anilar...) beni hapseder. eger o duygunun bendeki etkisini farketmez isem klasik bir neden sonuc iliskisi ile davranirim. ama ya farkedersem o duyguyu. ve sorgulamaya baslarsam bu duygunun bende ki etkisini. bir olasilikla ozgurlesirim. yani neden sonuc bagintisindan siyrilip, rasyonel tarafimin etkin olmasini saglarim. neden bir olasilikla diyorum. cunku bazen farkinda olsamda o duyguyal o kimyasal yapiya birakirim kendimi. galiba rasyonellikle o kimyasal yapinin ne kadar catisip catismadigi, o kimyasal yapinin bende ne kadar guclu olup olmadigi gibi sorular bu olasillikta cevaptir. ama son soz olarak hala "farkinda olmakla baslar ozgurluk" diyebilirim. bence gunumuzde icinden geleni yapmak ile ozgurluk birbirine karistiriliyor. bence icinden geleni yapmak serbestlik icinde tanimlanabilir ama kendin ve cevren icin iyi oldugunu dusundugun seyi yapmak anca ozgurluk icinde bir karsilik bulur.

    beklemek

    universitenin ilk yili idi. guzel bir bahar aksaminda cimende sarap sisesini dolandiriyorduk. mezun olmak uzere olan bir arkadasimiz ask acisini hafifletmek icin aliyordu sarabi eline, bizde gunun keyfini cikarmak icin. o arkadas dediki "beklemeyeceksin, beklemeyeceksin. eger beklemezsen guclu olursun, kirilmazsin, uzulmezsin.". nasilda dogru soyluyor. kirilmak, uzulmek, kizmak bunlar beklentisiz aciklanabilir mi? peki ama mutluluk, heyecan, nese beklentisiz olabilir mi?
    bence uzulmemek icin beklentileri yok etmek, olmemek icin yasamamak gibi. yani
    bekleyeceksin sevdigini, gelmezse uzulecegini bile bile
    bekleyeceksin sarmalanmayi, olmazsa usuyecegini bile bile
    degmez mi biraz uzulmeye, biraz usumeye
    geldiginde ki tat, sarilmada ki sicaklik

    18 Aralık 2006

    yaraticilik uzerine gevis getirmeler

    iletisim olmadan
    insanlari dinlemeden
    olaylara katilmadan
    arada bir de disindan bakmadan
    farkliliklara gonulden saygi duymadan
    ara sira da yoldan cikmadan
    yaraticilik da olmaz abi
    yalniz yaraticilik iyi birseydir onermesi eksiktir,
    hem de fena halde eksik
    karsilastirmak yeter
    sevilme ve sarmalanma hissiyle yaratilanlar ile
    korku ile yaratilanlari