28 Eylül 2007

korku

"the only real prison is fear, and the only real freedom is freedom from fear."
"tek gerçek hapishane korkudur, ve tek gerçek özgürlük korkudan özgürlüktür."
daw aung san suu kyi

şu aralar beni bu kadar etkileyen, bu kadar ifade eden bir cümle olamazdı. öyle korkularla dolu bir hayatın, toplumun, çevrenin, eğitimin içindeyiz ki, f tipi hapishanelerde yaşıyoruz farkına varmadan. bireysel yaşam ayrı, toplumsal yaşam ayrı bir hikaye. daha okula gitmeden başladı herşey. yapıp yapmamamız gereken şeyleri bağırmalardan, öfke belirtilerinden ya da dayaklardan öğrendik. okula başladık eğitim adına ıslah edildik. anne, babadan korkuyorduk, şimdi de öğretmenden korkar olduk. işsiz kalmaktan, aç kalmaktan korkarak üniversitede okuduk. birgün kötü duruma düşeriz korkusuyla para biriktirdik. terk edilmekten korktuk, erkek kadını tokatla, kadın da erkeği aşağılayarak tuttu yanında.

bölünmekten korktuk kürtlüğümüzü unuttuk. katliamlardan korktuk aleviliğimizi gizledik. kominist olmaktan korktuk, binlerce kişiyi hapsettik. din elden gidiyor diye korktuk, insanları diri diri yaktık. türklük saldırı altında diye korktuk, yazarları vurduk. kürtçeden korktuk, ağalara teslim olduk. şeriattan korktuk, halktan koptuk. farklı düşüncelerden korktuk, din dersini zorunlu yaptık.

işsiz kalmaktan korkmak istemiyorum, severek yaptığım, kendimi verdiğim bir mesleği sürdürüyorum.
gelecekteki bir felaket için para biriktirmek istemiyorum, yaşadığım ana zaman ve kaynak ayırıyorum.
terk edilme korkusuyla davranmıyorum, sevgiyi paylaşıyorum.
beğenilmek için davranmıyorum, güzellikler hoşuma gidiyor onlar için çabalıyorum.

bana korkmam gerekenleri anlatan bir siyasi parti istemiyorum, yaşamak istenesi bir ülke hayalini gözümde canlandırabilen bir parti istiyorum.
küresel ısınmadan korkmak yerine çevreyle uyumlu bir üretim biçiminin hayalini kurmak istiyorum.
islam devletinden korkmak yerine eğitimin, refahın, bireysel hakların herkese dağıldığı bir ülke hayal ediyorum.
bölünmekten korkmak yerine, türklerinde muhabbetine kürtçe öğrendiği bir ortam, türkçe ve kürtçe türkülerle yanyana halaylar çekildiği bir cumhuriyet bayramı hayal ediyorum.
silahlardan ve terörden korkmak yerine, şiddetin ve silahın kültürümüzden silindiği bir toplum istiyorum.
kapkaçtan, hırsızlıktan korkmak yerine, herkesin iş bulduğu, adam yerine konduğu, sosyalleşebildiği bir şehir istiyorum.
savaşlardan korkmak istemiyorum, sınırsız bir dünyayı hayal ediyorum.

korkularım değil, mutluluklarım olsun yol gösteren.
her korkuda bir hayal,
her hayırda bir evet,
her zorunlulukta bir seçim vardır.
işte ben o hayali, o eveti ve o seçimi yaşamak istiyorum.

not: aung san suu kyi, burma'daki demokrasi hareketinin lideridir.

27 Eylül 2007

ah sensiz

güneş küsmüş salkımıyor ah sensiz
zerdali güzeli gözlerinle bak bana
keder eş oldu yenemiyorum ah sensiz
baldan tatlı sözlerinle gül bana

diken sarmış güllerimi deremiyorum
gülden nazik ellerini uzat bana

hasret yanar gecelerim ah sensiz
davran gülüm esen yel ol gel bana

kızılırmak - ah sensiz

dinlemek isterseniz burayı tıklayın

25 Eylül 2007

mutluluğun eğitimi varmış

akşam gazetesinde mutluluğun eğitimini vermeye başlayan bir okuldan ve ilgili araştırmalardan bahsediliyor. arkadaşlık insanı en mutlu eden şeymiş. benim ilgimi çeken paragrafı aşağıya kopyalıyorum:
Her gün sahip olduğunuz için şükran duyduğunuz beş şeyi not ederseniz kesinlikle daha mutlu bir insan oluyorsunuz! Dahası araştırma bunu yapanların yapmayanlara oranla daha iyimser ve hedeflerine daha kolay ulaşabilen insanlara dönüştüğünü de söylüyor. Bir başka araştırma ise düzenli sporun antidepresanlarla aynı etkiyi yarattığını ortaya koyuyor.

24 Eylül 2007

haftasonu izlenenler: prison break, mozart and the whale, eve dönüş, the bourne ultimatum, next

prison break'in 3. sezonunun ilk bölümünü heyecanla bekliyorduk. cuma akşamı o ateşle kurulduk koltuğa ve son bölümü (yani 3. sezonun ilk bölümü) izledik. sonuç bir hayal kırıklığı. ilk iki sezonda oldukça güzel kurgusu ve macerasıyla bizi büyüleyen dizeye bu başlangıcı yakıştıramadık. yani öyle bir hapishane tasarlanmış ki çelişkilerle dolu, gerçekçi değil. olaylar aniden anlamsızca gelişiyor. yok efendim hapisanenin ağası hem ünlü olmasından hem de yakışıklı olmasından dolayı scorfield'ı öldürtmeye çalışıyor. istese hiç nedensiz öldürebilecek güçteyken, meşru yollar arıyor. yok efendim o koskoca derin devlet, hapisanedeki birini kaçırabilmek için scorfield'i o hapisaneye koymuş. o soğuk kanlı ve strateji uzmanı olarak tanıdığımız scorfield hapishanede gurur yapıp yalnız mücadeleyi seçiyor. bla bla bla...

cumartesi akşamı için yalınlar torbalarına yeni yeni filmleri koyup geldiler bize. beraber izlemeye başladık I heart Huckabees'i. ben hariç herkesin sıkılmasının üzerine başka bir filme geçtik. whale and mozart. bu film hepimizin kalbini çalmayı başardı. iki otistiğin aşk macerasına tanıklık ettik. fonda otistiklerden oluşmuş bir grup. oyunculuklar çok iyiydi. otistiklik nasıldır pek bilmem ama yorumlar çok gerçekçi canlandırıldığını söylüyor. çok eğlenceli ve sürükleyici bir filmdi.

sonrasında kendimize engel olmadık ve bir film daha izlemeye başladık. eve dönüş adında 12 eylülün bizim üzerimizden nasıl geçtiğini anlatan bir film. yalınlar filmin yarısında dayanamayıp biz gidiyoruz dediler. biz merakımızdan yarıda bırakamadık. konusu ve değindiği noktalar çok güzel. bence film olarak değil biraz daha uğraşıp belgesel olarak sunsalar daha iyi olurdu. türkiyenin gericilikten kurtuluşu için askerin yönetime el koymasını uygun görenler varsa (var olduklarına inanasım gelmiyor) bu filmden birşeyler öğrenebilirler. olaylar ve karakterler çok karikatürize olmuş. mehmet ali alabora rolüne hiç gitmemiş. belli bir karakter grubu dışında başka bir rol üstlenmezse hepimiz için iyi olur. ya da onu gerçekten kullanabilecek bir yönetmenin tezgahından geçmesi lazım. sibel kekili ise çok güzel oynuyordu. askeri yönetim hakkında biraz olsun iyimser bir düşünceniz yoksa bu filmi izlemeye gerek yok.

pazar günü yalınlarla beraber ulaş ta konuğumuz oldu. hep beraber bourne ultimatum'u (medusa darbesi 3) izlemek için kurulduk. önce yalın bize birinci ve ikinci filmi hatırlattı. film başlangıcından sonuna kadar aynı sürükleyicilikte ve aynı macerayı koruyor. nerdeyse hiç soluk almadan bütün filmi izledik. hepimiz adrenalinden kıpkırmızı olmuştuk. bu filmden 5 tane macera fimi çıkarırlar. hareket, strateji, oyunlar, hileler... muhteşem bir macera olmuş. film bittiğinde yerimizde duramıyorduk. filmin bitiş müziğiyle evde durmadan dans etmeye başladık. tekrar tekrar dinleyip sıçrayıp kendimizden geçtik.

tabi her zamanki alışkanlık, ikinci filme geçtik. bu sefer nicolas cage'in son filmi next'i izledik. filmin farklı bir konusu olduğu için biraz dikkatimizi çekiyordu. kurgudaki anlamsızlıklar, cevap veremediğiniz sorular, basit yanlarıyla düşününce izlemesek birşey kaybetmeyeceğimiz filmlerden kategorisine yerleştirdik.

10 Eylül 2007

alişim

can dündarın bugünkü yazısından alıntı (yoruma gerek yok):

Tarih, 14 Nisan'mış.
Ali Dinçer'i (yıldız ibrahimova'nın eşi) yoğun bakıma alıyorlarmış.
Elmacık kemiklerinden taşan gülümsemesini ve gözlerindeki umut ifadesini yüzündeki maske örtememiş.
Sonra komaya girmiş.
İbrahimova, yanına girmek için doktordan izin almış.
Girince, "Bir şarkı söyleyebilir miyim" diye sormuş.
"Söyleyin" demiş doktor...
İbrahimova, eşinin başucuna oturup, kolunu tutarak ona "Alişim"i söylemiş:
"Alişimin kaşları kara / sen açtın sineme yara / bulamadım derdime çare / görmedin mi ah civan Alişim'i Tuna boyunda..."
* * *
Dinçer de muhacir ya; severmiş bu türküyü... güzel sesli eşinden hep söylemesini istermiş.
Çıkışta doktor, "Ne kadar etkileyici söylediniz" demiş hayranlıkla...
"Acaba beni duymuş mudur" diye sormuş İbrahimova...
3 gün sonra yeniden yoğun bakıma girdiğinde bu kez gözleri kapalıymış Ali Dinçer'in...
İbrahimova yine aynı türküyü söylemiş.
Eşinin sesini duyunca çenesini türkünün senkronuna göre kımıldatmış Ali Dinçer...
Biri sesinden şifa dilenerek, diğeri sedasını içine gömerek, birlikte söylemişler:
"Evleri var hane hane / benleri var dane dane / saramadım kane kane / görmedin mi ah civan Alişim'i Tuna boyunda..."
Bir gün sonra göçmüş Ali Dinçer...

8 Eylül 2007

inanmak ve din

arkadaşın "hala bu devirde günah çıkaranlar var mı?" sorusunun bende uyandırdığı tartışma isteğiyle bu yazıyı yazıyorum.

allah'ın varlığı ya da yokluğunun tartışılabilecek bir konu olduğunu sanmıyorum. ya inanırsın ya inanmazsın ama ikisini de ispatlayamazsın. benim tartışmak istediğim farklı dinler.

dünyada yüzlerce belki de binlerce din var (http://www.dunyadinleri.com/). bunlardan inananı kalabalık olanlardan birkaçını sayarsak: islamiyet, hırıstiyanlık, yahudilik, budizm, hinduizm, şinto. din temel olarak anneden ve babadan geçiyor.

benim anlamadığım nokta şu: nasıl oluyorda sadece bir dine inananlar cennete gidebilir. yani hırıstiyanlara sorsan müslimanlar cennete alınmayacaklar, müslümanlara sorsan da hırıstiyanlar cenete alınmayacak. bu bana akıl karı gelmiyor. yani allah'ın milyarlarca iyi insanı sırf farklı dinden diye cehenneme yollayacağına inanmıyorum.

müslüman birinin şu soruya cevap vermesi lazım: japonyada yaşayan, şinto dinine bağlı çok iyi, yardımsever ve dürüst bir insan cehenneme mi gidecek. bunun yanında dolandırıcı ama müsliman olan bir insan cezasını cehennemde çektikten sonra, cennete mi gidecek. bize okulda böyle öğrettiler ama size bu mantıklı geliyor mu?

bu koşullar altında üç yol mantıklı geliyor? (mantıklıdan kastım dünyadaki gerçeklikle çelişmemek)
- bir dine inanıyorsak diğer dinlerdeki iyi insanların da cennete gidebileceğine inanacağız. yaşar kemal'in ince mehmet romanında geçiyordu şu cümle: "allah birdir ama kapısı kırktır". yani kendi dinimizi o kapılardan biri olarak göreceğiz.
- allah'a inanacağız ama bütün dinlere eşit mesafede olacağız.
- allah'a inanmayacağız.

amsterdam, bir başka dünya

amsterdam'da iki gün kaldık. bu iki gün sanki başka bir dünyadaymışız hissi sardı heryanımı. pek fazla cümle kurmadan fotoğraflarla anlatayım fotojenik şehir amsterdamı. göreceğiniz gibi yollarda yürümek ayrı bir keyif.

uzun uzun bakmak istiyorsun

farklı açılardan

kanallar ve kanalların kenarında eve dönüşmüş tekneler

binaların yıkılırcasına yamukluğu şaşırtıyor

keyifle dolanıyoruz yollarda

sıkılır mı insan bu yollarda

bir iki üç yetmez, dör beş olsun

amsterdam'da mekan estetiği çok ön planda. özellikle yemek, içki ve eğlence mekanlarında bunu görebiliyorsunuz. aslında mekanların estetiği ifadesi eksik kalıyor. daha doğru ifadeyi bir kelimeyle bulamıyorum. şu kelimelerin bir sentezini hissettirmeyi başaran bir mekan: eğlenceli, rahat, arkadaşça, olumlu duygular uyandıran, zaman geçirmek istenesi. hollandalılar bunun için gezelligheid, almanlar da gemütlichkeit (hatta ingilizler de bu kelimeyi kullaniyor) kelimesini kullanıyor. biz de "keyifli" kelimesini kullansak olur gibi. aşağıda bir kaç mekan:

barney's coffeeshop

barney's coffeeshop 2

adını hatırlayamadığım bir coffeeshop (hatırladım: blue hills)

bir kuaförde bile mekanın keyifliliği dikkate değer

hep duyardım amsterdam da bisikletler çok fazla diye. görmeyince içselleştiremiyormuş insan. amsterdamın nüfusu yaklaşık 750 bin. bisiklet sayısını tahmin etmeye çalışın. en alta bisiklet sayısını yazdım.

katlı bisiklet otoparkı. fotoda anca yarısı görünüyor.

ilk defa bisikletler için trafik ışığı gördüm

tabi ki bu şehirde bisiklet sürme fırsatını kaçırmadık. çok güzel bir keyifti. kitabım yanımda olduğu için neredeyiz biz, nasıl gideceğiz sorularını cevaplayabiliyorum.

istemeyerekte olsa dönüyoruz pamuk tarlalarının üzerinden

paris'te olduğu gibi amsterdam için de yandaki kitabı kullandık. tavsiye olunur.
kitaptan kısa bilgiler:
...nüfus: 750 bin
...bisiklet sayısı: 600 bin
...bisiklet parkur uzunluğu: 400 km'den fazla
...211 tane coffeeshop var (esrar, mantar gibi şeylerin satıldığı mekanlar)
...şehrin yarısını göçmenler oluşturuyor. en kalabalık göçmen grupları: surinamlılar, faslılar ve türkiyeliler.
...denize karşı örülen barajlar yıkılırsa tüm hollanda'nın dörtte biri sular altında kalıyor.

7 Eylül 2007

paris'ten taşıdıklarım

bu gezide japon turist gibiydim (acaba ayrımcılık mı yapmış oluyorum). her şeyin fotoğrafını çekiyordum. ben iyi çektim ama fotoğraflar iyi çıkmadı. herhalde makine sorumlu. şaka bir yana fotoğraf konusunda bir kursa falan gideyim ben.

paris'e gitmeden yanda gördüğünüz "best of paris" kitabını edindik. biraz göz gezdirdik. bu kitap bize çok yardımcı oldu. haritaları, metro haritası, önerileri, yürüyüş yolları, çalışma saati ve adres gibi bilgiler... lonely planet'in yayınları çok başarılı. o kadar başarılı ki turkey kitabını da aldım. türkiye'yi gezerken ondan faydalanacam. eğer çok ayrıntılara ve okumaya meraklıysanız "best of"un yanında o şehir ya da o ülke ile ilgili ayrıntılı kitaplarını da alabilirsiniz.


genel olarak paris deyince:
...insanları sıcak ve yardımcılar (aksini duymuştum halbuki)
...onlarca istiklal caddesi kıvamında caddeler (tabi ki istiklal gibi cılkı çıkmamış)
...onlarca sultanahmet tadında bölge (tabi ki iyi bakılmış ve bozulmamış)
...lezzetli yemekler ve şaraplar
...parklar, açık alanlar
...sahipli köpekler ve kaldırımda köpek dışkıları (sırf köpek dışkısı için belediye torbalar koymuş bazı bölgelere)
...küçük arabalar (10 arabadan 7'si falan küçük araba)
...motorsikletler (her kafenin önünde ona yakın motorsiklet görebilirsiniz)
...binaları, mekanları ve insanlarıyla estetik bir şehir
...zayıf ve bakımlı insanlar (öğleleyin küçük bir sandiviç ya da salata yiyorlar. inanamadım)
...tarih ve ihtişam kokan binalar ve mekanlar
...yürü yürü bitmez güzellikler

metrodan indiğimizde karşımızdaki manzara

cumartesi akşam havaalanına vardık. oradan metroyla otelimize ulaştık. paris metrosuna hayran kalmamak elde değil. hiç başka araç kullanmadan sadece metroyla paris'i dolaşabilirsiniz. la defense bölgesinde olduğu için la defense'teki binalara hayran olma fırsatı bulduk. otele yerleşir yerleşmez champs elysees (şanze lize)'ye gittik. neymiş bir görelim diye. meğer çok geniş bir cadde, çok geniş kaldırımlar, alışveriş mekanları, pahalı ama anlamsız kafelermiş. yani bence öyle görülecek bir yanı yok. zaten orada hiç fotoğraf çekmemişim.

dedemlerin bir keçisi vardı. ben de 5-6 yaşlarındayken sarılıp durur, sırtından inmezdim. ne güzel ki çocukluğumda böyle bir fırstatım olmuş

modern bir sanat eseri

kendimi herkül zannederken

müzenin kendisi bir tarihi eser (tavan)

paris'e gidince bir zorunluluk olarak karşınıza çıkan louvre müzesini dolandık. heykel bahçesine hayran kaldım. onların arasında dolanırken sanki başka bir dünyada, başka bir zamanda ve başka yaratıklarla dolaşıyor gibi hissettim. belki yüzüklerin efendisi ve hayri pıtır etkisidir. fotolardan anlaşılacağı gibi o dünyalara girmeye çalıştık ama almadılar. bir de o kocaman fıransız tablolarına bayıldım.

pazar günü ne yapsak? gidip nehir kenarında otursak. pont neuf'tan bir görüntü. les iles'in bir ucu. les iles sen nehrindeki adalar. notre dame falan bu ada üzerinde. eskiden bölgenin hem dini hem de devlet merkeziymiş. şimdi keyif merkezi.

nehirde botla tur yapsak mı diye düşünüyorduk. bu manzarayı görünce keyifli olmaz böyle, kendimiz dolaşırız zaten dedik.

eh bütün zamanın bilgisayar başında oturarak geçsin, sonra paris'te deli dana gibi yürü. bu hale gelirsin doğal olarak. place des voges'tayız.

kendimizce bir yürüyüş parkurundan dolana dolana place des voges'e geldik. "ma bourgogne"de yedik yemeğimizi. ortam neşeli, yemekler lezzetli idi. ben biraz yanlış bir tercihle steak tartare yedim. soğanlı, baharatlı, şaraplı çiğ kıymamsı birşey. lezzetliydi ama ağırdı. bir tabak dolusu kıyma yediğinizi hayal edin. yanında da sadece patates kızartması var. aslında masada küçük bir tabak meze olarak konsa süper olur. sonrasında place des voges'teki parkta dinlendik. daha doğrusu ayaklarım en ufak yük taşıyamıyordu artık. tekrar yürümeye başlayarak kafamıza göre yollardan "place de la bastille"e geldik. baktık bir film: pariste iki gün. bunu kesin burada izleyelim dedik. bir cafede birkaç bira içtikten sonra filmimizi izledik. meğer filmin yarısı fransızcaymış ve çokta iyi bir film değilmiş. izlemeseniz de olur.

ilk günü anca bitirebildik. diğer günleri böyle ayrıntılı anlatmayayım. fotoğraflarla hızlıca geçeyim.

la defense'te bir bina. bu binanın içinde çok katlı yapı yok. yani içerisinde kedinizi kapalı stadyumda hissediyorsunuz. biz de buralarda fransızlar gibi öğlen yemeği olarak küçük bir sandiviç yedik.

sonra arc de triomphe'e geldik.


arc de triomphe'un tepesinden la defense manzarası. görüldüğü gibi ladefense'teki arc şekilli bina arc de triomphe'a modern bir karşılık.

eiffel yakınlarında bir bina. böyle böyle yapıların arasında dolaşarak geçiyor günler.


notre dame içinde modern bir günah çıkarma mekanı. rahiple inanan birbirlerini görüyorlar. biz de onları görebiliyoruz. bu resimleri gösterirken bir arkadaş safça şunu sordu "aaa hala bu devirde günah çıkaran var mı?"

notre dame'ın içinden bir görüntü

aşağıdan sen nehrinin yanından notre dame'ın yanına bakıyoruz

zamanımızın kaybedeni (loser) olabilir ama belki de zaman üstünün kazananıdır.

kitapta bahsi geçen montmarte'te bir yürüyüş turunu takip ettik. moulin rouge ile başlıyordu. yol üzerinde bir kafede oturduk öylesine. meğer amelie'nin çalıştığı kafeymiş. paris'e yolunuz duşerse bu yürüyüş turunu kesin yapın. aşağıdaki dört foto bu yürüyüşten.

moulin rouge. bu filmi "izi kalmış filmler"e eklemeyi unutmuşum. film bütün benliğimi sarmıştı.

ara sokaktan sacre coeur

montmarte yürüyüşünden

paris'teki tek tepelik mekandayız. buradan bakınca nasıl da beton bir şehir.

bir büyücünün evi olmasın

göstermek istediğim fotoğraf daha çok var ama durdurayım kendimi. daha amsterdam fotoları var. özetle romantizm şehridir diyemem paris'e (belki ben pek romantik olmadığımdan anlayamadım) ama kendine hayran bırakıyor. hepinizin gezmesi dileğiyle..

6 Eylül 2007

acaba bütün insanlar böyle olabilir mi

aşağıda ethan adında bir çocukla hem muhabbet ediliyor, hem de ethan piyano çalıyor. her şeyiyle beni şaşırtıyor çocuk. bir efsane olmaya doğru gidiyor anlaşılan. daha ayrıntılı bilgi için http://www.ethansmusicsite.com/



50 sene içinde bu tür çocukların bir istisna olmadığı bir dünya oluşabilir mi?

2 Eylül 2007

dolu dolu bir ay geçti

nasıl bir ay geçti böyle. neler oldu şöyle hızlıca bir gideyim. sonra hepsi ile ilgili bir yazı yazarım. onurum evlendi, tekman teknesinin kaptanı olarak denize açıldık, paris ve amsterdam sokaklarında dolandık.

öncelikle sevgili kardeşim onur evlendi. beni düğün hükümetinde sadıçlıktan ve şahitlikten sorumlu başbakan yardımcısı olarak atadı. onur'umun düğün telaşında yanında olmak, o kocaman düğün arabasını kullanmak ve bu mutlu ana "evet şahidim" diyebilmek. onunla karşılıklı oynarken bir fotoğrafım tam aşağıdadır.

bu günü hem gülerek hem oynayarak kutlarken

sonrasında göcekten meis adasına olan yelken seyrimiz var. ekibin güzelliği, denizin etkisi, yelkenin rüzgarla dolması, kaptanlık... hepsi ayrı bir keyifti. bu seyir birçok ilkin de seyriydi: ben ilk kaptanlığımı yaşadım, ilk defa olarak deniz verdi bize üç öğün rıskımızı, yunuslar gördük bizimle biraz şakalaşıp gittiler kendi yollarına, ilk seyrini yapan arkadaşımız vardı, ilk defa yunan adasına gittik, ilk defa teknede yoğurtlu patlıcan ezmesi yapıldı. tabi ki her seyirde olduğu gibi, aslen kara hayvanı olduğumuzu hatırlatan tutma vakaları olmadı değil (yalın'ın anasının karnından denizci doğduğu teyit edildi). keşke en kısa zamanda bir daha açılabilsek. daha birçok fotoğraf koyarım bir sonraki yazıya şimdilik aşağıdaki ile yetinin.

almışız rüzgarı

yazılım işinde çalışmanın çok güzel bir yanı var: bilgisayarın yanındaysa her yerde işini yapabiliyorsun. tabi iş yeri buna izin verebilecek kadar esnek olmalı ve çalışanlarına güvenmeli. şanslıyım ki benim işyerim öyle. ben de aldım bilgisayarımı çantama, gittim izmir'e ana kucağına. gidiş gelişlerde abimleri gördüm kısa ama yoğunca. bir hafta annemin, ablamın, kardeşimin ve en tatlısından yiğenim yağmurun yanında çalıştım. süper oluyor insanın ailesinin yanında çalışabilmesi. "sen çalışıyorsun" diyerek hiçbir işe karıştırmıyorlar. üstüne üstlük iyi bakmaya çalışıyorlar. mesela çalışırken incirin soyulmuş olarak geliyor. izmir bence türkiyenin en yaşanası memleketlerinden. türkiye'nin kaliforniyası diyebiliriz. bir tek eksiği var bizim sektör için iş alanı kısıtlı. o yüzden ankaradayız.

yeğenim yağmur her zamanki tatlılığıyla

ilk avrupa yolculuğumu parise yaptım. bu kente önce 3 gün ayırmıştık ama yetmedi 5 gün orada kaldık. dünyanın en çok turist alan şehri. bunu da hakediyormuş gerçekten. öyle bir şehir düşünün ki her sokak bir istiklal, her köşe başı bir sultanahmet tadında. her yerde vatandaş rahat yaşasın diye parklar. paristen de aşağıdaki fotoğrafla yetineceksiniz. sonra yazarım uzun uzun.

pariste bir ara sokak

son olarak amsterdam. herşey bir başka bu şehirde. çılgınlıkta bu şehirde, gevşeklikte. her şey uçuk bir kafadan çıkmış gibi. tabi siz uçmaya başlayınca düzeliyorlar. başka türlü bir şehir mümkünmüş dedirtiyor. herkes bisikletlerden bahsediyordu amsterdam diyince. görünce ne demek istediklerini anlayabildim. amseterdamı kelimelerle anlatmak istersek: kanallar, yasal duman, red light sokağı, bisikletler, hareket, durgunluk, gezelligheid, fotojenik...

fotojenik şehir amsterdamdan