30 Kasım 2007

içimi sızlatan bir referandum örneği

venezuella'da referandum tartışmaları varmış. chavez nasıl biridir (diktatör müdür, kurtarıcı mıdır, ikisi birden midir), venezuella ne durumdadır pek detaylı bilmediğimden bu konularda yorum yapmıyorum. yalnız yaptıkları referandumla ilgili aşağıdaki bilgiler, bizim referandum sürecini hatırlayınca içimi sızlattı. hele de bizde nüfusun %90'ından fazlasının neye oy verdiğini bilmediğini düşününce.

"69 anayasa değişikliği maddesinin 10 milyon kopyası halka dağıtıldı. Halkın yüzde 77'sinin bu maddeleri okuduğu belirdiyor. Pakette eşcinsellere ayrımcılığı yasaklayan,, engellileri ve ihtiyarları koruyan, oy verme yaşını ıö'ya düşüren, parasız eğitim ve sağlıklı barınma hakkını destekleyen, Afrika kökenlilerin haklarını koruyan, tutukluların haklarını garanti altına alan ve serbest çalışanlar için sosyal güvenlik mekanizmaları yaratan değişiklikler bulunuyor." haberin orjinali.

27 Kasım 2007

lars vik - tiyatro komik 2. gün

ikinci gün neler yaptığımızın şöyle bir üzerinden gideyim. oylum'un da belirttiği gibi ebelemecenin binbir türeviyle ısındık iyice. sonra ses çalışması yaptık.

ses çalışması:
hepimiz kendimize ayrı ayrı bir cümle bulduk. mesela "pastayı karamelli severim, buna rağmen ala ala meyveli almışlar" ya da "dairede durup çarpa çarpa ellerimi şaplattım". duvara dönüp bir nokta seçtik. sanki sesimizin bir kuvveti varmış ta o noktayı itebiliyormuşuz gibi hissederek cümlemizi tekrar edip durduk.

bu çalışmadan sonra lars bize her kültürün ses çıkarırken vücudundaki farklı bir rezonans boşluğu kullandığını söyledi. bizler ağzımızdaki boşluğu kullanıyoruz. hepimiz birbirimize yaklaştık. lars'ın komutlarına göre ses çıkarmaya çalışıyorduk. şöyleki lars ağzını gösterdiğinde ağzımızdaki rezonans boşluğu kullanıyorduk, gırtlağını gösterdiğinde gırtlak, diaframı gösterdiğinde diafram...

ne söylediğin değil nasıl söylediğin:
benim yapılabilirliğine şaşırdığım bir çalışmaya geçtik. bir arkadaşımızın (esra) gözünü kapadı. sonra lars bizden kendi cümlelerimizi tekrarlayarak esra'ya birşeyler yaptırmamızı istedi. esra'dan da bizim söylediklerimizden ne anlıyorsa onu yapmasını istedi. biz lars'ın sözsüz bir şekilde hareketlerle verdiği komutlara göre cümlemizi değiştirmeden ama söyleniş biçimini değiştirerek bu komutu esraya iletmeye çalıştık. önce geriye doğru koşturun dedi. biz söyleyişi değiştirdik ve esra geriye doğru koşmaya başladı. sonra dur işaretiyle sesimizi değiştirip durdurduk. çağırın işaretiyle çağırdık. uyutun işaretiyle yere uzanıp uyutturduk. bunlar bile beni çok şaşırttı. tabi yaptıramadığımız hareketler de oldu. mesela çevresinde döndürün dedi, olmadı haliyle. en şaşırtıcı olan kısmı ise müjdat ve burak'a rağmen esra'ya doğru mesajlar iletebilmemizdi.

kocaman hareketler:
hepimizin ayrı ayrı çok uzakta birine bir cümle aktarmamızı istedi. sözsüz, hareketlerle anlatacaktık. kişi çok uzakta olduğu için çok büyük ve net hareketler kullanmamız gerekiyordu. ben bir türlü başaramadım. çok yetenekli bir arkadaş vardı, tufan, çok başarılı idi gerçekten. mesela şu cümleleri anlatmaya çalışan arkadaşlar bize kendilerini ifade edebildiler: "sen öldün", "akşam yemeğe geliyorum", "saat kaçta geleceksin". bu başarılı arkadaşları birbirine yapışık şekilde bir araya getirdi. kendi verdiği ritme göre hareketleri tekrarlamalarını istedi. sonuç seyre değerdi.

ben %150 senin gibi yürüyeyim, sen de %200 böyle yürü:
dün yaptığımız yürüyüşleri abartılı taklit çalışmasını bugün de yaptık. iki gruba ayrıldık. herkesin karşı gruptan bir eşi vardı. bir grup oturup diğer grubun yürüyüşünü izledi. izleyen gruptan kendini hazır hissedenler abartılı şekilde taklit ederek eşinin arkasından yürüyüşe geçti. sonra izlenen grup oturdu, taklitçi grup devam etti. karşıda kendi abartılı yürüyüşümüzü görüyorduk. sonra biz kendimizi hazır hissettiğimizde kendi taklitimizi abartarak arkasından takip ettik. sonra taklitçiler oturdu ve meydanda kendimizle abartımız kaldı. biraz yürüdükten sonra meydandaki bizleri dışarı çıkardı. teker teker salona çağırdı. hepimiz o yürüyüşe uygun karakterlerle içeri girip birşeyler yapıp birşeyler söyledik. bu çalışmanın sonunda kalan üç kişinin (ahmet, burhan, ...) palyaço gösterisi bizi kırdı geçirdi. üç karaktere farklı isim verirsek sanırım pırtlak, memnuniyetsiz, ajitatör olabilir.

çıkalım pikniğe:
sonra taklit edilme sırası diğer gruba geçti. o grup kendi taklitlerini abartılı şekilde yürümeye başladı. onları da dışarı çıkaracak sandık ama başka bir çalışma yaptı. önce karaktere uygun sesler eklemelerini istedi. sonra bizlerin getirdiği değişik şapkaları, ayakkabıları ve bilimum malzemeyi yürüyenlere giydirdi. en sonunda karşımızda tımarhaneden kaçıp pikniğe gelmiş neşeli kaçıklar vardı. guguk kuşu filmini andırıyordu. bu karakterlerin hem kişiliklerini kaybetmeden hem de çevrelerindekileri yok saymadan iletişime geçmelerini istedi. ferda hoca da piyano başına geçip bu resme müzik ekledi. ceylan hocanın hay da'ları, burak'ın çizmesi, burçak'ın dişleri, özlem hocanın koltuk liderliği... daha neler vardı neler.

galiba bu çalışmalarda lars'ın en çok vurguladığı şey: "karakterinizi ve olma biçiminizi kaybetmeden, çevredeki olaylarla ve insanlarla etkileşim içinde olmak". kullandığı yöntemde temel noktalardan biri "bize ait olan bir doğallığı komikleştirmek" diyebilirim. zaten lars kendine buster keaton'dan şu alıntıyı şiar eylemiş: "bir komedyen eğlenceli şeyler yapar, iyi bir komedyen şeyleri eğlenceli kılar".

23 Kasım 2007

lars vik - tiyatro komik 1.gün

yaratıcı dramanın uluslararası atölyesi bugün başladı. ben lars vik'in tiyatro komik atölyesine katılıyorum. sanırım palyaçoluk atölyesi de diyebiliriz. bugün dahil toplam üç gün sürecek. her zamanki gibi farklı yönlerime konuk eden, farklı kaslarımı çalıştıran ve keyif veren bir süreç. neler mi yaptık bugün?

tabi her atölyede olduğu gibi önce bir iki ısınma oyunu oldu. sonrasında hep beraber balık sürüsü gibi davranmamızı istedi. onlar gibi birbirine yapışık bir halde bir anda değişik yönlere, değişik tempolarla ve değişik şekillerle hareket etmemiz gerekiyordu. biz ilk denememizde değişik hayvan taklitleri yaptık. genelde bir kişinin baskın bir hareketini hepimiz taklit ediyorduk. sonra lars bizi uyardı. balık sürüsünde belli bir lider göremezsiniz. tek gördüğünüz toplu ve aynı hareketlerdir. biz beceremedik bu lidersiz ama aynı hareketleri. ilginç bir çalışmaydı. lale türkiye'ye benzetti, herkesin lider olmaya çalıştığı ama uyumun olmadığı bir durum.

kendisinin chalie chaplin hayranı olduğunu söyledi. yaptığı komikliğin palyaçoluktan çok sessiz sinemaya benzetilebileceğini. bu sinemada şiddetin varlığını konu aldık. sonra birbirimize vuruyormuş gibi yapmanın 5 figürünü öğrendik. bunları deneyip bir seriye dönüştürdük. birbirini gerçekten dövmeden dövüyor gibi yapmak gerçekten çok eğlenceliymiş. bundan sonra bunu yaparız arkadaş ortamlarında. hatta iki sevgili arasında akması gereken şiddetin güzel bir yolu da olabilir.

en son olarak seçtiğimiz bir eşin yürüyüşünü inceledik. o yürüyüşteki temel ayırt edici özellikleri abartarak taklit ettik. kendimizin abartılı yürüyüşünü gördük. bundan sonra ise bu abartılı yürüyüşü kendimiz tekrar abartarak yaptık. hem kendi yansımamızı gördüğümüz hem de kendimizle dalga geçebildiğimiz güzel bir çalışmaydı.

sağol çağdaş drama derneği
bakalım yarın bizi neler bekliyor

22 Kasım 2007

günün köşe yazıları

kadınların barış feryadı : bugün bahsetmeğe değer tek ama dop dolu bir haber.
eğer mevzu bahis yaşamak ve yaşatmak ise gerisi teferruattır.

17 Kasım 2007

günün köşe yazıları

kürt meselesi ve pkk'yla ilgili acı gerçek: demokratikleşiyoruz ama nasıl: geri çekilme mi yoksa atak mı? bence çok çarpıcı bir yazı olmuş.
suudi adaleti: işte türkiye cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanının bütün temsil kurallarını çiğneyerek ayağına gittiği kralın ülkesi.
erdoğan için ortam değişti: içimden bir ses "umarım bu sefer erdoğan laflarının arkasında durur da bu sorunu kalıcı şekilde çözecek adımları atar" diye bir cümle geçiyor. ne yazık ki aklım erdoğan'ın daha önceki konuşmaları ile yaşanan gerçekler arasındaki derin uçuruma bakıp bakıp "bu sefer de bir iş çıkmayacak" diyor.
asıl sabotaj işçilere: çok dikkat çekici bir olay bu. bu arada tam bu günlerde de avrupa grevlerle dolu.
erdem: chp sağ kuşatma altında
küçük bir hata
eski günlere mi dönüyoruz : niye mi f tipindeki koşullar onemli? öncelikle insanca muamele olmadığı için önemli. pragmatist kendi çıkarı için bakan biri için de şu açıdan önemli: bundan 20-30 sene sonra hala terör kıskacında olmamak için önemli. 80'lerde diyarbakır cezaevinin acısının bugün nasıl çıktığı ortada.

kısa film

üç başarılı kısa film:
kırıntı
aldatma
yalnızlık ve sevgili bulmak

16 Kasım 2007

yumurta ve hissettirdikleri


iş yerinde arkadaşla geçen şu muhabbet ile yumurtaya doğru yola çıktım:
- abi "yaşamın kıyısında"ya iyi demiyorlardı o yüzden dün "yumurtaya gittik". allahım bu ne kötü film. "uzak"tan bile kötü.
- demek uzaktan bile kötü ha, gideyim o zaman.
- ya abi şöyle düşün biri yürüyor, dakikalarca onu izliyorsun.
- abi sen "in the mood for love"ı izlemedin mi? orada da dakikalarca kadının merdiveni çıkışını izledik. muhteşemdi.
- evet abi aynen öyle iğrençti.
- tamam ben kesin gidiyorum.

önce yaşamın kıyısındayı izledik. sonrasında da yumurtayı. hangisine verirsin ödülü diye sordu arkadaş: ikisi de güzel, ikisi de ödüllük. bunun yanında yumurta daha bir eksiksiz. neyse beni yumurta seyrederken etkiledi, yaşamın kıyısında ise izledikten sonra yavaş yavaş sardı. yumurta bugün bizim biz olmamızı en çok belirlemiş geçmişe bir yolculuk. daha doğrusu yolculuğa bir başlangıç. çok sade, doğal ve içten bir film. aynı şekilde oyuncular da yalın, doğal ve içtenler. üniversite bittiği zaman ilkokulu okuduğum malatya'ya gitmiştim. o gidişin beni etkileyeceğini hiç tahmin etmiyordum. ilkokulun oralarda dolandım, ilkokul arkadaşlarını buldum ve ilkokul hocamın evine uğradım. bunların beni etkilemesi doğal. beni şaşırtan ise oralarda oynayan çocukların yanından geçerken konuşmaları kulağıma geldiğinde birden donup kalışımdı. çocuklara kilitlendim. sanki onlar değildi oynayan bendim. unutulmuş bir parçam beni oraya yapıştırmış kendini hatırlatıyordu. fırına lahmacun yaptırmaya gittiğimde de benzer bir durum olmuştu. bugünlerde ise feysbuktan beni bulan ortaokul arkadaşları hatıralarımı bana geri kazandırıyorlar. şöyle bir istek uyandı içimde. bir ay izin alacaksın. doğduğun yerden başlayarak bugüne kadar geçtiğin mekanlara uğrayıp, insanlarla tekrar konuşacaksın.

konduğun yerlere tekrar uğramak ne güzel
sende kalmış izlerin tekrardan yoklaması ne hoş

not: değinmeden geçemeyeceğim. esmer hatunda renkli gözün hastasıyım.

12 Kasım 2007

ölümü yüceltenlere kıl oluyorum

kıl oluyorum. habire ölümü yücelten düşüncelerin çığlıklarını duymak istemiyorum. sağcısı, solcusu, dincisi, atatürkçüsü, türkçüsü, kürtçüsü... her tarafta ölümü yüceltenler.
ölüm yüceyse biz niye doğduk?
ölümün yüceldiği söylemlere inanarak daha kaç kişinin ve çevresinin hayatı kararacak?
ölümü yücelten her türlü düşünceye kıl oluyorum.
yaşamak için geldim bu dünyaya. bir rahat bırakın da keyfimizce yaşayalım.

insan memleketini niye sever?

insan memleketini niye sever?
başka çaresi yoktur da ondan.
ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı
orayı sevmektir
burayı seversen
burası dünyanın en güzel yeridir
ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen
orası dünyanın en güzel yeri değildir

vizontele'den bir alıntı. belediye başkanının konuşması

11 Kasım 2007

kalıp dışı insanlar

belki kötü bir özellik olabilir ama toplu taşıtlarda insanları gözlemlemeyi, nasıl bir hayatları olduğunu tahmin etmeyi seviyorum. geçen metroyla kızılay'a gidiyorum. kalıp dışı biri beni çok şaşırttı. bu adam elindeki dolu poşeti benim yanımdaki köşeye bıraktı ve yanıma oturdu. elemanın üzerinde cepleri yırtık, toz içinde siyah bir kumaş pantolon var, uzerinde de o pantolonla takım olan bir ceket, ceketin içinde örgü süveter, başında da beresi. elleri kocaman ve nasır içinde. heralde inşaat işçisi diye düşünüyorum. yanıma oturdu. cebinden çıkardığı cep telefonunu görünce bir şaşırdım. cep bilgisayarı olarak kullanılan sony p910 (resmi yana koydum) çıktı cebinden. içimden "niye bu telefonu almış ki?" diye soruyorum. derken telefon ekranına dokunmak için özel kalem kısmına sıkıştırdığı kibrit çöpünü kullandığını gördüm. vay be süper, eğer ben de kaybedersem gidip orjinal kalemi almama gerek yok böyle kullanabilirim dedim. sonra cep telefonunda satranç açtı ve yol boyu oynadı. ben öyle baka kaldım, merak ettim, saygı duydum.

8 Kasım 2007

internet hastalığı

bazen boş boş oturuyorum bilgisayar başına ve şu monologu yaşıyorum:
- şimdi ne yapsam?
- gazete okuyayım.
- aaa okumadığım kalmamış.
- facebook'a bakayım neler olmuş.
- daha yeni bakmıştım hiçbir şey olmamış ondan beri
- arkadaşların bloglarını okuyayım.
- hmm onlar da dünden beri birşey yazmamışlar.
- eee niye mal mal oturuyorum burda, kalkıp başka şeyler yapayım.
- tamam kalkayım ama önce bir gazetelere bakayım...

yeni bir şey söylemek lazım

bugün (yani dün) ozan'ın doğum günüydü. sudem'de rakı sofrasındaydık. gecenin sonuna doğru yan masadan furuze bu parçayı okuyordu. aklımda dönüp duruyor sözleri:

her gün bir yerden göçmek ne iyi
bulanmadan donmadan akmak ne hoş
her gün bir yere konmak ne güzel
bulanmadan donmadan akmak ne hoş
dünle beraber gitti cancağızım
şimdi yeni birşeyler söylemek lazım
ne kadar söz varsa düne ait
şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım
mevlana

7 Kasım 2007

yaşamın kıyısında

bir cümleyle: aidiyet arayışının yolculuğunu anlatıyor.

büyük beklentilerle gittik bu filme. neler bekliyor bizi diye heyecanlıydık. sonuç bu heyecanı karşılamadı. eğer "duvara karşı" çekilmemiş olsaydı bizim bu filmden haberimiz olmayabilirdi. tabi ki kötü bir film deyip geçilemez. bir kere çok iyi oyunculuklar vardı. tuncel kurtiz, baki davrak, hanna schygulla, patricia ziolkowska, nursel köse çok iyiydiler. yani oyunculardan bir tek nurgül yeşilçay dışında hepsi rolüne çok güzel gidiyordu. karakterlerin ortak özelliği hepsinin bir yere ait olmaması/olamaması idi. hatta filmin temel konusu aidiyet arayışı diyebilirim. herhalde fatih akın'ın en iyi sergilediği insanlar bir yere aidiyetleri olamayanlar. aidiyetsiz insanları izlemek bana başka bir keyif veriyor. özellikle baki davrak muhteşemdi. hem aidiyetsizliği hem de annesizliği sadece gözleriyle anlatabiliyordu. ayrıca filmin kareleri ayrı ayrı çok iyiydi. bir fotoğraf güzelliğinde sahnelerdi. bunca iyi şeye rağmen filmin bütünü sorunluydu. değindiği hemen her konuda neredeyse siyah-beyaz yüzeysellikte kalıyordu. mesela "siyasi örgütler birçok genci kullanıp çöpe attılar, gençler de neyi savunduğunu tam bilmeyen cahillerdi" diye bir yorum bu kadar karikatürize gösterilmemeliydi. ya da nejat işler'in pencerede oturduğu sahnenin anlamı nedir. bir başka anlamsız sahne de müslüman-türk mafyası havasında ama ne olduğu anlaşılmayan iki adamın yeterle muhabbeti. son olarakta başta izlediğimiz beş dakikalık sahneyi, sonda tekrarlamanın anlamı nedir.

not: (15.11.07) haksızlık etmişim. güzel bir film yaşamın kıyısında. ağır ağır demlendi beynimde. kareler aklıma geliyor. insanlar aklıma geliyor. düşünürken, sorgularken ve hissederken bu filmden karelerde işin içine giriyor ara ara. güzel bir film yaşamın kıyısında. filmde gördüğüm kadarıyla aidiyetsizliği doldurma araçları: kendini sekse verme, başkasının iyiliğine ve geleceğine kendini adama (ki çocuk sahibi olanlar bunu yaşıyor sanki), iyi bir dünya idealine kendini adama... ah şu aidiyetsizlik şansı ve de şanssızlığı yerleşivermesin insanın içine.

günün köşe yazıları

öcalan faktörü: harbi radikal bir yazı olmuş.
bir yol ayrımı

6 Kasım 2007

günün köşe yazıları

eski bir paşadan: pkk sorunu daha oluşmadan sosyal boyuttayken çözmeliydik
erdal inönü'nün muhalefet şerhi
güz düşünceleri

ya esir düşen askerelere yapılan muameleden utanmıyorlar mı? göz göre göre "keşke ölseydiniz" deniyor. kendi çocukları esir düşseydi böyle mi düşüneceklerdi?

1 Kasım 2007

kürt sorunu

bugünlerde baskın hocanın sözü aklıma gelip duruyor:
"terör sorununu büyük bir becerisizlikle kürt sorununa dönüştürtük. şimdi de aynı yetenekle kürt sorununu kürdistan sorununa dönüştürüyoruz."