kapıdaki ayakkabılar
ideolijeri farklı ama rengi aynı
30 Temmuz 2008
29 Temmuz 2008
portekiz, türkiye'nin ab'ye girmiş hali
denizciliğin macerası, keşiflerin ihtişamı, sömürünün şiddeti ile dolu bir tarih. insanlık tarihinde yeni bir sayfa açan portekiz'i türkiye'nin avrupa birliğine girmiş hali olarak gördük. neden mi çok benzettik? benzeyen yönlerimizi aşağıda maddeledim.
- ingilizce olarak yol sordum. adam elini omzuma koyup tam on dakika nasıl gideceğimi anlattı. yanlız portekizce anlattığı için hiçbir şey anlamadım. başka biri de bizi alıp gittiğimiz yere kadar götürdü. bu tavırlar tanıdık geldi mi?
- tramvayla gidiyoruz. derken tramvay durdu ve kaptan kornaya bastı. ne oluyor diye öne baktım. adamın biri tramvay yolunda dörtlüleri yakarak park etmiş ve kenardaki marketten alışveriş yapıyor. elinde poşetlerle geldi ve elini sallayıp otomobiline bindi.
- nasıl biz 3 kıtanın hakimiydik sözleriyle büyüdük. onlar da her yerde ihtişamlı günlerin anısı var. onu anlatıp, hatırlatıp duruyorlar. gerçekten de denizcilik ve keşifler dendi mi portekiz'den başlamalı konu.
- hayatım boyunca, ayağımın önüne iki şehirde tükürüldü, biri adana diğeri lizbon. şaka yapmıyorum.
- kalabalıklığı, gürültüsü, samimiyeti aynen burası.
- yemek ve salata lezzeti bizim gibi. hatta yeşillikler ve meyveler buradan çok daha lezzetli ve taze.
tabi portekiz'in yapabildiği ve bizim yapamadığımız da çok şey vardı. bunları da maddeler halinde aşağıda sıraladım.
- tramvay yoluna park etmiş adama kimse küfür edip sesini yükseltmedi.
- tarihi yerlerin dokusunun bozulmamasına çok özen gösteriyorlar. yeni bir bina mı yapılacak, eski mimariye uygun yapıyorlar. tarihi mekanların dış yüzünü ve sokaklarını reklam ile kapatmıyorlar. biz ne yapıyoruz bu konuda dersek istiklal caddesi güzel bir örnek. her yer reklam afişleri. yeni binaların eski binalarla alakası yok. istiklal caddesinde reklamların kaldırıldığını ve yeni binaların dış yüzünün eski mimariye göre yapıldığını düşünmek çok keyifli.
- toplu taşıma çok iyiydi. her otobüs durağında bir harita var. hangi hatların nerden, kaçta geçtiğini görebiliyorsun.
- nerde yemek yersen ye, ucuz ve lezzetli şarabını içebiliyorsun.
- insanların rahatça dinlenebileceği geniş meydanları ve parkları var. bizde ise arabalar insandan öncelikli. meydan yapacağımız yerleri araç yollarına boğuyoruz.
- bütün otobüs ve tramvay şoförleri ve pazarcılar kadındı.
portekiz'de ilk durağımız lizbon. ilk dikkatimizi çeken ise reklamlar. hava alanında gözünüzün gördüğü her yerde reklam var. yere baksan reklam. tavana baksan reklam. önüne baksan reklam. biz de gittikçe böyle bir reklam cümbüşüne doğru gidiyoruz.
ilk gün yağmur ve rüzgar demeden yürüyüş turumuza başladık. graca sokakları ile başlayan yolculuk kalede son buldu. evler bu kadar mı şıkışık olur. birçok evin dış yüzünde çamaşırlar asılıydı. ilgimizi çeken bir şeyde her sokakta en az bir tane kahve ve hamur işi tatlı yapan mekan olması. herkes ama herkesin kafelere oturup bir tatlı yiyip, kahve içme adeti var. o mekanlarda bir tane bile tuzlu hamur işi yoktu. bizim kültürde dışarda takılma adeti pek yok. tabi onlarda herkesin dışarıda kahve/şarap içme alışkanlığının olmasının nedeni biraz da ucuzluk. bir espresso 0,5 ytl, bir kadeh şarap 1 ytl. haliyle bizde halkın çoğunluğu dışarıda takılmıyor. eh böyle ucuz olsa belki bu adet bizde de olurdu.
portekiz'e yolunuz düşerse fado dinlemeden dönmeyin. fado'nun başlangıcı denizcilerin arkasından söylenen ağıtlarmış. çok hüzünlü bir müzik. fadoyu dünyaya tanıtan sanatçı ise amelia rodrigues. evimizde onu dinliyoruz. kendisine saygılarımızı sunuyoruz. fado dinlemek için kaleden yürüyerek alfamo bölgesine gitmeye çalıştık. çalıştık diyorum çünkü kaybolduk durduk. alfamo iki insan omzu eninde ve çıkmaz sokaklarla örümcek ağı gibi örülmüş. romen mahallesi havasında. tedirgin oluyorsun. sonra bir evden bir aile iyi giyimli olarak çıktılar. hızlı adımlarla bir yere gidiyorlardı. dedik ki bunlar eğlenmeye gidiyorlar. gerçektende onları takip ederek yolumuzu bulduk. gezi kitabında önerilen fado mekanına gittik ama doluydu. kapıdaki görevli "sizi güzel bir mekana götüreyim" dedi. adam bizi öyle sokaklardan, inşaat alanlarından geçirdiki fena tırstık. neyseki küçük ve çok güzel bir fado mekanına geldik. her sanatçı üç parça söylüyor, sonra başka bir sanatçı geliyor. fado söylenirken mekanın sahibi bütün masaları susturuyor. sadece müziği dinleyip, şarabını içiyorsun. portekizce bilmememize rağmen fado söylenirken gözlerimiz doluyordu. gönül yarası'nda aynur doğan'ın kürtçe parçasına meltem cumbul'un sözlerini bilmeden ağlamasını hatırladım. çok güzel bir deneyimdi. ortam bizi içine almıştı. böylelikle ilk günümüzü sonlandırdık.
fado mekanı
mekanın sahibinin annesi söylüyor. bu yaşta çok güzel bir sesi vardı. arkada soldaki gitar fado gitarı diye geçiyor. duvarlarda ünlü fado sanatçılarının fotoğrafları var. gördüğünüz gibi biri fado söylüyorsa tek yapabileceğiniz sadece onu dinlemek. başka birşey yapmak da içinizden gelmiyor.
çok fazla yazıyorum. bundan sonrasını sadece fotoğraflar ve altında bir iki cümle ile anlatayım.
caddenin fotoğrafta görülen çıkışı arco da victoria kemeriyle praca do comercio meydanına açılıyor. bu meyden lizbon'un en eski meydanı. denizden ve nehirden gelenler buradan karaya çıkarlarmış.
mozaikler portekizin simgelerinden.
alt kat çiçekçilere ait. meyveler ve sebzeler hem çok canlı ve lezzetliler hem de çok ucuzlar. pazarcıların çoğu kadındı. onların da birçoğu şarap şişelerini koymuşlar kenara, yavaşça içerek yapıyorlar işlerini.
bu tekneler yüzyıllardır douro vadisinden şehre şarap taşıyorlar. şimdi sadece estetik amaçla nehirdeler.
fotoğrafın açıklaması. lizbon'da bir sanat binası yeniden inşa ediliyor. dışarıya, "herkes sanat için sabırsızlanıyor sloganıyla" bu mankenleri yerleştirmişler.
28 Temmuz 2008
kaybetmeye razı olduklarımız
yerdenizin 3. kitabı en uzak sahil de diğerleri gibi etkiledi beni. ursula ölümdür konum demiş ve ölümü güzel, dolu ve yaratıcı bir hayal gücüyle anlatmış. beni içine çeken bu macerada, yaşarken ölmüşler tanıdım. dile gelmemiş ya da çözülmemiş kızgınlığın sevgi pınarını kuruttuğunu gördüm. yaşam sevincini tanımladım. bir felsefe sahibi olmayı duyumsadım. düşüncelerimi daha güzel cümlelerle dinledim.kitapta beni en çok etkileyen cümle "sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir" oldu. sadece kaybetmeye razı olduğumuz şey bizimdir. ne vurucu bir cümle bu. belki de hayatımda beni en çok etkileyen cümledir. söyledikçe, düşündükçe daha da çok etkileniyorum.
yaşamı kaybetmeye razı değilsek yaşam bize ait değildir. neden mi? ölmemek için yaşamdan vazgeçeriz de ondan. adım atmaktan korkarız, ya birşey olursa diye. sokakta yürümeyiz başımıza saksı düşmesin diye. yüzmeyiz, boğuluruz diye...
eğer sevgilini kaybetmeye razı değilsen, o ilişki sana ait değildir. evet eğer kaybetme riskini göze alamıyorsan o ilişki senin olmaz. sen bu ilişkinin kölesi olursun. sevgiyi yaşamaktansa, olabildiğince katılaşırsın.
eğer rahatını kaybetmeye razı değilsen, gerçekten rahat olamazsın...
bundan sonrasını ursulaya bırakayım:
büyük kararlar almak zorunda olduğunda çok dikkatli yap seçimini. gençken varlıksal yaşamla eylemsel yaşam arasında bir seçim yapmam gerekti. ben de ikincisinin üzerine balıklama atladım. fakat insanın yaptığı her iş, her eylem, kendisine ve sonuçlarına bağlıyor insanı, tekrar tekrar harekete geçmesine neden oluyor. sonra iki eylem arasında durup da yalnızca var olabileceği bir boşluğa, şimdiki gibi bir ana çok nadiren rastlayabiliyor insan. ya da her şey bir yana, kim olduğunu düşünebileceği bir ana...ne güzel anlatmış, koşturmayla geçen hayatta bazen mola verip çok uzaklara bakmanın ihtiyaç olduğunu. ne güzel anlatmış, bazı kararları aceleye getirmemek gerektiğini.
ne zaman yaşamın üzerinde bir güç elde etmeyi şiddetle arzu edersek -sonsuz bir zenginlik, mutlak bir güvenlik, ölümsüzlük- o zaman arzu hırsa dönüşür. ve eğer bilgi o hırsla birlik ederse, o zaman bela gelir. o zaman dünyanın dengesi sallanır ve tartıda yıkım ağır basar.başarı hırsının ve tüketimin yüceltildiği bir çağda yaşıyoruz. bilgi ise ancak bu kadar iyi bir işbirliği yapabilirdi. bunun sonucunda dengenin nasılda bozulduğuna ve belanın nasılda geldiğine ağır ağır tanıklık ediyoruz. ve ged tekrar buna cevap veriyor:
fakat bizim, dünya ve birbirimiz üzerinde gücümüz olduğuna göre, yaprağın, balinanın ve rüzgarın kendiliğinden yaptığı şeyi öğrenmemiz gerekir. dengeyi korumayı öğrenmemiz gerekir.önümüzü nasıl görürüz, bir felsefeye bağlı yaşamak ile kendini nefsine kaptırmanın farkı nedir sorularına ged'in cevabı aşağıda:
o bir yol gösterici değil. o her zaman kaybolmuş biriydi. sihirbazlık konusundaki tüm hünerine rağmen hiçbir zaman önünü göremedi, bir tek kendisini gördü.ursula'nın yaşam sevinci nedir sorusuna cevabı ise şöyle:
bizim eylemlerimizin kuvvetli ve derin olarak ilerlediği yol, disiplin yoludur; yönü olmayan yer, insanların eylemlerinin aşağılaştığı ve dağılıp boşa gittiği yerdir.
buradaki insanlar garip. aradaki farkı anlamıyorlar. kötü zamanlardan dert yanıyorlar ama kötü zamanların ne zaman başladığını bilmiyorlar; işlerin kötüleştiğini söylüyorlar ama iyileştirmeye çalışmıyorlar; bir zanaatçı ile sihirbaz arasındaki, zanaat ile büyü arasındaki farkı bile bilmiyorlar. sanki kafalarında kesin olan hiçbir yol, hiçbir ayrım, hiçbir renk yok. onlara herşey aynı geliyor; her şey gri... onlarda eksik olan ne? yaşama sevinci.
21 Temmuz 2008
toplumu şiddetten uzaklaştırmak
bana sorarsanız, terör dahil şiddeti toplumdan uzak tutmanın ayaklarından biri hapishanelerdir. dediğim olay şiddeti yaratanları hapse atarak toplumu şiddetten uzak tutarız diye anlaşılmasın. dediğim şudur şiddetin hapishanelerde tekrar üretilmesini ve topluma tekrar yayılmasını engellemeliyiz. bu yüzden hapishaneleri toplumun suçlu kesimi için bir uygarlaşma fırsatı olarak kullanabiliriz. bu da hapishanelerde insanca muamele olmadan olmaz. eğer bunu başaramazsak şiddeti daha güçlü bir şekilde üreten ve tekrardan topluma salan bir sistemle çözümsüz kalacağız. diyeceğim şudur ki en bencil düşünceyle sevdiklerimizin şiddete kurban olmaması için hapishanelerde yaşananlara özen gösterelim. yanlışlıkla hapishaneye düşme ihtimalinden ise hiç bahsetmeyeyim.
bir kişi daha ölmesin
cezaevlerinden siyasi mektuplar
temsilde adaletsiz durum
20 Temmuz 2008
atuan mezarları, özgürlüğe yolculuk

yerdeniz serisinin ikinci kitabı "atuan mezarları"nı okudum. ursula bu kitabın konusunu tek kelimeyle cinsellik olarak açıklamış. ben o açıdan bakamadım kitaba. atuan mezarları benim için özgürleşme ve kendini küllerinden yaratma hikayesiydi.
özgürlük ile ilgili en beğendiğim söz daw aung san suu kyi'ye ait : "tek gerçek hapishane korkudur, ve tek gerçek özgürlük korkudan özgürlüktür." buradaki korkular belki insanoğlundan önce bize miras kalmıştır; belki de çocukluğumuzun hayal dünyasıyla yerleşmiştir. bizim tercihlerimizi yaşamamızı ve hatta belki de algılamamızı engelleyen korkulardır bunlar. toplum bireyi bu korkularla bastırıp içinde eritir. annemizden, babamızdan ve çevremizden devr alırız bu korkuları. büyüdüğümüzde ise biz o korkunun korumalığını yapmaya başlarız. bunlar isimsizlerdir. bunlar sorgulan(a)mayanlardır.
işte ben atuan mezarlarında bu korkuların küçük bir çocuğun beynine ve kalbine örüldüğüne tanık oldum. sonra bir dost eliyle, o çocuğun içindeki ışığın tekrar parladığını gördüm. bunların isimlendirilmesinin ve sorgulanmasının hikayesini okudum.
kitaptan bir iki alıntı yapmazsam olmaz:
sana şimdiye kadar ne verdiler?
verebilecekleri hiçbir şeyleri yok. yapıcı hiçbir güçleri yok. tüm güçleri karartmak ve zarar vermek. onlar inkar edilmemeli ve unutulmamalı ama onlara tapılmamalı da.
düşünce özgürlüğü
yan tarafta bulunan samimi bloglar listesinde "bilim felsefe din" başlığıyla bir blog'a bağlantı vermiştim. demin bağlandım ve "mahkeme kararı ile erişim engellenmiştir" yazısı gördüm. okuduğum kadarı ile ateizm'i savunan, bilimsel tartışmalar yapan bir blogtu. ayrıyeten matematik problemleri falan olurdu. hani birilerine küfür falan edildiğini ya da birilerini öldürün dediğini okumadım. niye kapatılmış anlayabilmiş değilim.
6 Temmuz 2008
yerdeniz büyücüsü - büyümek
ursula'nın her kitabı beni ayrı ayrı etkiliyor. istanbul'a gidip gelirken yolda yerdeniz büyücüsü'nü okudum. bir çırpıda bitti kitap. ged ile beraber büyüdüğümü hissettim. onun hayatındaki dönüm noktalarını kendi hayatımda aradım. tam da şimdilerde büyüdüğümü hissediyordum. "insan davranışları ile insan olurmuş". büyümenin bu kitapta vurgulanan en önemli yanı davranışlarımızın kontrolünü gurura, hırsa, açgözlülüğe, duygu sömürüsüne, tatlı dile, acıya bırakmamak. bunun dışında saygı duymak hem de bütün canlılara, bütünleşmek hem de karanlık yanınla, mecbur kalmadıkça izinsiz müdahale etmemek hem de bütün canlılarıyla beraber evrene... kitaptan bir alıntıyı buraya aktarayım:Ged, ne kaybetmiş ne de kazanmıştı, ama kendi ölümünün gölgesini, kendi ismiyle adlandırarak, kendisini bütünlemişti; tam bir insan olmuştu: Tüm kişiliğinin bilincinde olan, kendisinden başka hiçbir güç tarafından kullanılamayacak veya ele geçirilemeyecek, o yüzden de hayatını hayattan yana yaşayacak, hiçbir zaman yıkım, acı, nefret ve karanlığın hizmetine girmeyecek bir insan.
arkadaş deniz'in dediği gibi 10 sene gecikme ile başladık bu kitaplara. ne güzel ki başladık.
2 Temmuz 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)