28 Mart 2008

Inovasyon

"Creative destruction" bir yeniliğin (üründe veya proseste inovasyon) yokettiğinden daha fazla iş sahası açtığını açıklamak için kullanılıyor. Digital kamera sensörlerinin, fotoğraf filmi üreticilerini zor duruma düşürmesine karşın, fotoğraf makinası piyasasını büyütmesi örnek olabilir. Yokolan, rekabet gücünü yitiren şirketler için üzülme, çünkü büyük resimde sorun yok. Devamlı yenilik, heryerde yenilik. "Creative destruction" rekabetçi piyasaların kaçınılmaz bir gerçeği.

Inovasyonla ARGE arasında biraz farklılık olsa da içiçe geçmiş durumdalar. ARGE üniversite ile şirket arasında biryerdeyken, inovasyon daha çok şirket ile müşteri arasında yer alıyor. irçok büyük firmada şirket politikası olmuş. Inovasyon prosesleri var. Muhasebeleri gibi sistematik bir şekilde çalışıyor. Rakiplerinin deliler gibi 'creative' olmaya çalıştıklarının farkındalar. Ve ekonomik düzenin 'destruction' bölümünde çok uzun süreler yer almak istemiyorlar. Yenilik yoksa rekabet gücün de yok.

Türk istatistik kurumu geldi bize inovasyon anketi yaptı. Önceki hafta yerel bir gazetede inovasyon semineri haberi okudum. Gazetelerin ekonomi bölümlerinde inovasyon kelimesi geçer oldu. ARGE kanununa "yenilik" diye girmiş. Anlaşılan o ki devlet tarafından bi inovasyon politikası oluşturulmuş. Yada Avrupa Birliği uyum çalışmaları bunları yaptırıyor. Tam emin olamadım.

27 Mart 2008

ah şu e-mektuplar

verimlilik ile ilgili olarak söylenenlerde e-mektupları nasıl organize edeceğimiz üzerine yazılar görmeye başladım. yahoo e-mektup gelen kutumda 2000'e yakın okunmamış mektup var. okuyup sonra bakayım diye tekrar okunmamış işaretlediklerim, üstün körü bakıp sonra ayrıntılı okurum dediklerim, hiç ellemediklerim. bunun üzerine ben de aaa bu konuyla ilgileneyim diye içimden geçirirken kendime şu soruları sordum:

bu kalabalık e-mektuplar beni rahatsız ediyor mu? hayır.

kendimi organize olmamış e-mektuplar arasında kaybolmuş hissediyor muyum? hayır.

bir bilgi lazım olduğunda bulmakta zorluk çekiyor muyum? hayır, arama yeteneğini kullanıyorum ve buluyorum.

gelen her e-mektubu organize etmeye çalışsam tahminimce daha çok vakit harcarım.

e-mektup organize etmek üzerine olan bu yoğun ilgi e-mektuplarla iş yapan, yoğun iletişim gerektiren işler için lazım. ben sakin sakin kodunu yazan, araştırmasını yapan bir mühendisim. iletişim neyime.

trt çalışanları ve zaman tüneli

bu bağlantıda hem trt çalışanlarının endişelerine ortak olurken hem de eski yayınlardan seçmeleri dinliyorsunuz. zaman tünelinden geçiyor gibi oluyorsunuz.

26 Mart 2008

vur kızım sen de vur

5 yaşındaki yiğenim yağmur kreşteki çocukların ona kötü davranmasından ve vurmasından dolayı içine kapanmaya başladı. bunun üzerine annem "şu çocuğa nasıl vurulacağını, nasıl karşılık vereceğini öğretin" deyip duruyordu. biz de yağmur'la kreşte olan bu konuyu canlandırmaya karar verdik.

hadi dedim sen beni döven çocuk ol, ben de dövülen olayım. yağmur bana vurup kötü davranmaya başladı, sonra ben gidip öğretmene (ablam) şikayet ettim. öğretmen bizi yanına çağırdı ve konuşmalar oldu.

ikinci seferinde ben yağmur'a vurdum. annem kenardan "vur kızım vur sen de vur" diye bağırıyor. yağmur da öğretmenine gitti "bu bana vuruyor" diye şikayet etti. bunun üzerine ben de "yoo yalan söylüyor, vurmadım" diye durumu kızıştırdım.

oylum, yağmur, ablam ve ben arasında bu konuyu farklı farklı canlandırdık. karşılık olarak vuran çocuk, küsüp köşesine çekilen çocuk, ağlayan çocuk... böylelikle yağmur'un bu gerilimli olayı ve olası tepkileri dışarıdan gözlemleme fırsatı oldu.

bu olayın yanı sıra da ara ara "ispiyoncu yağmur" diye baskı yaptım, kenardan da "kızım seni kızdırmak için yapıyorlar, eğer kızmazsan onları takmazsan sen kazanırsın" gibi yönelimler veriyorlardı.

ben ilkokula başladığımda birinci sınıfın ilk döneminde dayak yeyip dururdum. şubat tatilinde abim gelip nasıl vuracağımı falan öğretti. annem o zaman da abime "şu çocuk dayak yiyip duruyor nasıl vuracağını gösterin" demişti. ikinci dönem hem kimse benimle kavga edemiyordu hem de belalılar arasında benim de ismim geçiyordu. hocaya ispiyonlayanlarla da baya bir uğraşırdık. içimde bir kararsızlık olsa da çocuklara böyle durumlarda karşılık verip vurmalarındansa öğretmenlerine şikayet etmelerini anlatıyorum.

günün köşe yazıları

herkes memleketin uzlaşması lazım diyor. eee nasıl olacak uzlaşı. akp'nin yaptıklarını muhalefetin sineye çekmesiyle mi olacak? akp'nin akp olmaktan vazgeçmesi ile mi olacak? kuvvetler ayrılığını güçlendiren, özgürlükleri arttıran ve koruyan, kadrolaşmayı olabildiğince engelleyen ve de refahı topluma olabildiğince paylaştıran düzenlemelerden başka çıkış yolu görmüyorum. ne yazık ki bu saydıklarımı içtenlikle savunan ve de toplumda kitle desteği olan bir siyasi hareket şu anda yoktur. bunun sonu iktidarı herşeyiyle bir tek kendine isteyen, diğerlerini dışlayanlar arasında gidiş gelişlerle geçecek ömür.

ergenekon ve kapatma davasına farklı bir bakış: başımıza gelenler

karşıt görüşler çatıştı deyince ne anlarsınız? birilerinin başka birilerine satırlarla saldırmasını ben karşıt görüşler çatıştı olarak ifade etmezdim. ne zamandan beri bir grup ülkücünün, basın açıklaması yapan solculara satırlarla saldırmaları ve bunun üzerine polisin saldıran gruba değil de basın açıklaması yapan gruba müdahalede bulunması karşıt görüşler çatıştı oluyor. milliyet

nevroz kutlamalarında olaylar çıktı kan döküldü. olay çıkan illerde valilik halkın bayramı haftasonu kutlama isteğine izin verseydi, belediye, dtp, valilik ve emniyet entegre bir şekilde çalışsaydı bu olaylar yaşanır mıydı? can dündarın güzel tespiti ile siyaset boşluk kaldırmaz.

siyaset rejimi niye tehlikeye sokuyor. buna bir cevap turkiye'de fakir sınıfın orta sınıftan kalabalalık olmasının baskıcı rejimlere davetiye çıkardığıdır. bunu çözmek için sosyal devlet adımları atılmalı. diğer cevap kuvvetler (yasama, yürütme ve yargı) ayrılığının uygulamada eksik olmasıdır. bu yüzden de aslen yürütmeyi kotrol altında tutması beklenen iktidar yasama ve yargıyı da kotrol altına alabilecek yollar buluyor. bu yüzden de toplum kutuplaşıyor. akp'nin iktidar olduğu bu dönemde kuvvetler ayrılığını güçlendiren yasalar çıkarma şansı vardı ama yapmadı. yaklaşımları kuvvetler ayrılmasın bir olsun ama benim olsun oldu. kuvvetler ayrılığı konusunda güzel bir yazı: çoğunlukçuluk ve çoğulculuk

yılların siyasetçisi, chp'nin önde gelen isimlerinden eşref erdem'den güzel tespitler. uzun süredir de baykal'ın sağ koluydu. şu tespit çok hoşuma gitti "chp genel bakşanının ciddi ülke sorunları karşısında pragmatik yaklaştığını ve kolaycı çözümler aradığını düşünüyorum. lider, risk alan kişidir." kürtlerin yüzü türkiye'ye dönüktür.

25 Mart 2008

yalan çok uzayınca, doğru dırdıra dönüşüyor

yeterince uzun bir süre yanlışa maruz kalınınca, doğruyu söylemek dırdırlığa dönüşüyor. mesela demiryolu türkiye için çok önemli bir konu. demiryoluna yapılacak yatırımın faydaları say say bitmez. hem ulaşımı rahatlatır, hem kazalardan ölen insan sayısını baya bir azaltır, hem çevre kirliliğini azaltır, hem ulaşımda konfor artar, hem ticari malların taşıma maliyetini düşürür, hem taşıma maliyeti düşmesinden kaynaklı ekonomiye canlılık sağlar... zamanında ülkeyi yöneten sağcı-demokrat-dindar-muhafazakar-yenilikçi-özgürlükçü iktidarlar (hala da yönetiyorlar) demiryolu isteğini komünistlik olarak eleştirdiler. demem o ki yarım asırdır demiryoluna yatırım şart diyen insanlarımız var, ama söyledikleri "gene solcular dırdır ediyor" şeklinde algılanıyor.

aynı durum ilişkilerde de oluyor. hep aynı durumdan şikayet ediyorsanız ya da aynı konuya değiniyorsanız bir süre sonra dırdır ediyor durumunda kalıyorsunuz. söylediğinizin haklılığı önemini yitiriyor.

yanlış o kadar uzun süredir varlığını koruyunca doğruyu söylemek geri kafalılık oluyor. yanlış sürekli şekilde varlığını sürdürürken, doğru bildiğini her seferinde ifade edebilmek gerçekten çok zor. belki ifade etmek için yeni yollar denemek lazım ya da söylemekten vazgeçmek bilemedim şimdi.

24 Mart 2008

nenemin halleri

birgün nenem hasteneye gitmiş. oradaki hemşire bayana elindeki iğneyi vererek "kızım bana bunu yapar mısın?" diye ricada bulunmuş. hemşire bayan "teyze bunu niçin istiyorsun?" diye sorunca "ağrım var" demiş. bunun üzerine hemşire bayan "teyze bu alerji ilacı ben bunu sana yapmam" demiş. nenem ısrar etmiş "neyse ne yapsana şunu kızım". tabi hemşire yapmamış. bunun üzerine nenem başka bir hemşireye gitmiş "kızım bana bunu yapar mısın?" diye sormuş. hemşire diğer hemşire gibi ama ondan habersiz sormuş "teyze niçin istiyorsun?". nenemden cevap: "alerjim var kızım ondan".

nenem dayımlarda bir ay kalıyor. hergün kuzenden baş ağrısı için ilaç istiyor. kuzen hergün ilacını veriyor ve bir süre sonra soruyor "nene başının ağrısı geçti mi?". nenem "geçti yavrum sağolasın". nenem dayımlardan ayrılacağı gün kuzen "dur nene, sana şeker vereyim" diyor. nenem şekeri yiyince "kızım bu şeker değil, baş ağrısı için ilaç" diyor.

23 Mart 2008

dondurma yersek, boğazımız şişer

1 nisan ile ilgili gelen e-mektup, sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu bana bir defa daha hatırlattı. cahit hocamın bir ilköğretimde çocuklara bu konuyu işleme biçimi gerçekten çok etkileyici ve eğlenceli.

öncelikle cahit hoca yazı tahtasına sorgulanacak önermeyi yazar: "dondurma yersek, boğazımız şişer". çocukların büyük çoğunluğu bu önermenin doğru olduğunu söyler. bu doğruluğun nedeni ise bunu anne ve babalarının söylemesidir. bunun üzerine bu önermenin doğruluğunu nasıl araştırabiliriz üzerine tartışılır. sonra her çocuğa ne kadar dondurma yediği ve boğazının şişip şişmediği sorulur. bu mini anket sonucu ortaya çıkar ki bu önerme yanlıştır. çocuklar cahit hocadan bu çalışmayı anne ve babaları ile yapmalarını ister. eminim o çocuklar bu çalışmayı unutmayacaklardır.

1 nisan, şaka günü, hile günü

internette 1 nisan saka günü ile ilgili bir e-mektup dolaşıyor. bu mektubu aşağıya yazıyorum:
15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur'an bir elinde İncil 'Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım' der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Müslümanlar orada Şehit edilir. İşte o gün bugündür 1 Nisan hristiyanlar arasında 'Hile Günü' olarak kutlanmaktadır. Maalesef hıristiyanları taklit etmeyi modernleşme sanan gafil müslümanlar arasında da yaygınlaşmış,yüzlerce, binlerce müslümanın katliam günü olan 1 Nisan'lar, bir şakagünü olarak kutlanmaktadır.
ingizlice kaynaklari araştırdım. bu mektup tümden uydurma. bir nisan şaka gününün başlangıç nedeni ile ilgili tartışmalar var ama bu tartışmalardan hiç birinde bu mektupta bahsedilen olay geçmiyor.

toplulukların ya din üzerinden ya da ırk üzerinden başkalarına karşı kışkırtıldığı uydurma haberlere dikkat etmek lazım. 6-7 eylül 1955'te istanbul'daki rumlara saldıran ve işyerlerini yağmalayan kalabalığı harekete geçiren "selanik'te atatürk'ün evini bombalamışlar" haberiydi. bu haber milleti kışkırtmak için bir uydurmaydı. bu uydurma haberin fiteklemesi sonucu ondan fazla rum gözü dönmüş kalabalık tarafından öldürülmüştür. sivas katliamı gibi benzer birçok olayda uydurma haberlerin önemli bir rolü vardır.

lütfen birilerini düşmanlaştıran, çatışmayı ve kavgayı körükleyecek ve duyguların sömürülmesine neden olacak e-mektuplara özen gösterelim. bu konuya duyarlı bir davranış kosova ile ilgili grbavica filminde geçiyor. o kadar katliama rağmen katliamı yapan kişilere sırp demiyorlar. başka bir isimle hitap ediyorlar. böylelikle bütün sırpların sorumlu olmadığını ve olamayacağını herkesin düşüncesine ve duygusuna anlatmış oluyorlar.

17 Mart 2008

Lüx (!) Yalova Seyahat Ayrıcalığı

Yalovalı olan herkes Yalova seyahati bilir. Hatta Yalova’dan yolu geçen herkes Yalova seyahati bilir çünkü bu şirket dışında alternatifleri yoktur. Bursa-Yalova-İzmit hattında binlerce otobüs firması varken hiçbiri Yalova’nın içine giremez çünkü Yalova seyahat mafyası buranın tekelidir. Ben 1992 yılından beri bu şirketle seyahat eden talihsiz bir Yalovalı olarak bu seyahatin neresinin lüx olduğunu anlamış değilim. Hatta varlığıyla Yalova halkını rezil ettiğini, utandırdığını düşünüyorum. Yolculuk sırasında mutlaka bir sorun yaşayacağınız tek seyahat şirketi iddia ediyorum Yalova seyahattir. Önemli ayrıcalıklarını yazıyorum:

1. iki kişiye aynı koltuğu satma: bu davranış Yalova seyahat için bir ilke gibidir. Benim başıma en ez 30 kere geldi. Sorunun kimde olduğunu anlayamadan muavin size yeni bir yer bulur ve bu yer eğer şoför yanı ya da merdiven dibi değilse şanslısınız.

2. 304 ya da 403 otobüsler: yaşadığımız zaman içinde bu otobüslerin sadece topluluk etkinliklerinde kullanıldığını görüyorum ama bunlar Yalova seyahatin vazgeçilmezidir. Otobüsler o kadar eskidir ki koltuklar çalışmaz havalandırma sistemi çökmüş durumdadır ve otobüs her daim pistir. Ayrıca mola boyunca açık kalan kapıları ile donarsınız.

3. muavin toplama: evet Yalova seyahat muavinleri toplamadır. Otobüs hareket eder, şoför bir grup erkeğin beklediği yere gelir ve “haydi Ankara bir kii, 25 YTL yeme içme bedava” der siz ne olduğunu anlamazsınız, biri gelir otobüse o sizin muavininizdir. Artık müthiş servisten hiç söz etmiyorum.

4. su problemi: bir kere bile istediğiniz şeyi istediğiniz zaman alamayacağınız tek yer Yalova seyahattir. Su isterseniz onuncu istemede gelir, kolonya zamansız gelir, ya da bi çay için gecenin köründe muavin sizi uyandırabilir. Sonra alayım dersin “sen bilirsin kalmazsa bana sorma” diye bir yanıt alabilirsiniz. Ya da içemediğiniz çay için muavin hesap sorar, “neden hepsini içmedin?” gibi.

5. inme ve binme sorunları: Yalova seyahati uzun yol dolmuşu olarak ta tanımlayabilirsiniz. Yalova’dan Ankara’ya kadar nerdeyse her otobüs durağında durup “Ankara bir kiii” diye bağıranlar bizim yörenin şoförleridir. Ayrıca Yalova Ankara arası otobüsün her yerde duracağını garanti eder şoförler.

6. para: Yalova seyahat pahalıdır. Ankara-Yalova arası 30 YTL şu an, kelle koltuk diye tabir edebileceğimiz bir seyahat için bence çok fazla.

7. mola yeri: Yalova seyahatin mola yerleri seçilmiştir. Ayrıcalıklıdır. Tüm tuvaletler pis, bütün yiyeceklerin üzeri toz kaplı, iki cami bulunan ve başka herhangi bir otobüsün ya da arabanın hatta kamyonun bile durmadığı yerlerdir. Örneğin bolu’da öyle bir yerde mola veriyorki Bolu’ya özgü meşhur Bolçi çikolatası bi tek orda yok.

8. En komiği ara verdiğimiz zaman oynayan filmin tüm yolcular inmesine rağmen devam etmesi, bu çok sık olur Yalova seyahatte. Uyarırsın kapatalım sonra açarız dersin, dvd player bozuktur genelde ve moladan sonra gelip filmin bir kısmını kaçırmış olarak filmi izlemeye devam edersin.

Ben sırf Yalova seyahat kullanmamak için herhangi bir yerden İzmit’e ya da Bursa’ya gidip ordan dolmuş ya da otobüsle Yalova’ya ulaşmayı tercih ediyorum ancak dün akşam mecburen Yalova’dan Ankara’ya kadar bu seyahati kullanmak zorunda kaldım. Otobüs 403 tarzı dokunsan yıkılacak bir otobüstü, koltuklar bozuk, havalandırma kapanmıyor. Muavini yine yoldan topladık ve adam hiçbir şekilde servisten anlamıyordu. Örneğin; “Arkadaşlar kim su istiyor parmak kaldırsın ona göre doldurucam” dedi ve bu tarzını bütün servis boyunca devam ettirdi. Otobüsün arkasına geçip sigara içti. Şoförle beraber gişelerden beleşe geçtik diye sevindiler, cep telefonları zırıl zırıl çaldı ve bağıra bağıra konuştular. Bolu’da inecek yolcu almışlar otobüse halbuki biz Bolu’ya 45 dakika olan Bolu dağının üzerinden geçiyoruz. Yolcuya vaat edilen yerle alakamız yok ama muavin ağabeylerim ablalarım bu arkadaşımızı yolda mı bırakacağız gibi duygu sömürüleri yapacak kadar pişkin. Ankara’ya gelince Eryaman Göksu parkta inecekleri parka kadar Optimum alışveriş merkezinde inecekleri merkeze kadar bırakacak kadar centilmen olan şoför benim mesa koruda ineceğimi bilmesine rağmen yolu çıkaramadı.

Yukarıdaki sadece bir örnek. Bunun gibi yüzlercesi var. Yalova seyahatle yolculuk etmeye alışkın insanlara bir başka seyahat uçak konforu gibi geliyor. Muavinler inanılmaz kibar geliyor ve ben onların karşısında kendimi ezik hissediyorum. Su istiyorsun anında geliyor, uyurken uyandırılmıyorsun gibi.

Bu ayın sonunda Yalova’nın dışına terminal yapılacak ve bu sayede başka seyahat şirketleri de Yalova’ya girebilecek ve bu tekel sona erecek. O gün benim günümdür.

16 Mart 2008

bu dava bir tek akp'ye yarar

hiç anlamıyorum. bugün hastanelerde dolandığım için koridor aralarında duyduğum akp kapatılacak laflarını şaka falan sandım. şimdi gazatede görünce anladım mevzuyu. akp'yi allah seviyormuş, çöküşten böyle bir kurtuluş fırsatı isteseler yaratamazlardı.

memleketin şu andaki durumuna bakalım:
- akp demokrasiden anladığının çoğunluğun diktatörlüğü olduğunu iyice yansıtmaya başladı. bunun sonucu liberal ve demokrat kesimden güçlü bir tepki almaya başladı.
- akp'nin işçi hakları ve sosyal güvenlik ile ilgili uygulamaları işçilerde örgütlü bir şekilde tepkiye neden olmaya başladı. her yerden grev haberleri geliyor.
- akp'nin ekonomik uygulamaları küçük ölçekli şirketleri iyice aslanın ağzına atıyor. korumasız bırakıyor. bunun sonucu ekonominin kılcal damarları olan bu kesim hükümetin ekonomik politikalarından iyice rahatsız olmaya başladı.
- akp'nin ekonomi politikaları sonucu türkiye'yi acayip sarsacak bir ekonomik kriz başladı ve derinleşiyor. bunun sonucu açlık ve işsizlik tepkisi suçlayacak yer aramaya başladı.

bu dava ne işe yarar. akp'nin bu dertlerden rahatça kurtulmasını sağlar. zaten hemen açıklama yapmışlar "bu davayı açanlar istikrarsız ortamın vebalini üstlenecek" diye. hem de yerel seçimlere yaklaşırken böyle dava olur mu? bu dava ne işe yarayacak:
- demokrasiyle arasında hiç mi hiç alaka olmayan akp'nin tekrar demokrasi savaşçısı gibi algılanmasına
- ekonomik krizin sorumlusu olarak akp'nin değil de bu davayı açan ziyniyetin suçlanmasına
- çalışanların hakları için başlattıkları mücadelelerin zayıflamasına
- memleketin çağdaş orta sınıfının, "iyi modern yaşamı koruyanlar var benim siyasete bulaşmama gerek yok" rehavetinde yaşamaya devam etmesine
- memlekette taşların gerçek yerlerine oturmaya başladığı bu dönemde, bir daha başka taşların başka kucaklarda olmasına
yarayacak.

yuh diyorum başka da birşey diyemiyorum.

9 Mart 2008

günün köşe yazıları

cüneyt zapsu neymiş abi. okuyunca şaşırıp kaldım. yalnız adamın istifasının altında bu kadar anlam aramamak gerekir. cüneyt zapsu'nun istifası

şeriat nedir ve gelmekte midir? şeriat devletin dini kurallara göre yönetilmesi ise hükümetin uygulamasının bu yönde olduğunu gösteren güzel bir yazı olmuş. fetva ve ferman merakı

kömür yanılgısı

anlamıyorum ağızlara yapışmış "millet kömüre oyunu satıyor" eleştirilerini. bu eleştirinin eleştiriyi yapan siyasi ekibe zarar vermekten başka etkisi olmaz. ayrıca benim gözümde de konuyu doğru analiz edemeyen, kolaya kaçan bir grup olarak görülürler.

neden mi oy kaybettirir: "bunlar kömür ve yemek dağıtarak oy topluyor" diye eleştirirsen, o millet bunu şöyle okur "bunu söyleyenler iktidara gelirse bana kömür ve yemek gelmeyecek". eee bu durumda niye gitsin bu eleştiriyi yapana oy versin. ayrıca da yardım almış ve hükümete oy vermiş kişi bu cümleyle hükümetin değil kendinin eleştirildiğini haklı olarak hissedecek ve kendisinin bu eleştiriyi yapanlarca anlaşılmadığına bir kere daha karar verecek. başka bir kaybetme noktası ise hükümetten o güne kadar yardım alamamış yoksulların "aaa oy vereceklere yardım ediyorlarmış" düşüncesiyle, hükümete yakın örgütlerle bağlantı kurması olacaktır.

neden mi bu eleştiri yanlış tahlil. bir siyasi partinin kömür ve yemek dağıtmanın oy üzerindeki etkisini eleştireceğine anlaması gerekir. neyi mi anlayacak: milletin kömüre ve yemeğe ihtiyacı olduğunu. yani oy getirecek temel meselenin yoksulluk olduğunu anlayacaklar.

eleştiri yerine benim önerdiğim söylem: "biz sizlere daha iyi ısınma ve beslenme koşulları sağlayacağız. üstelik bu sizin vatandaşlık hakkınız olacak. yani o ısınma ve o yemek için bize oy vermek ya da bizim partimize yakın durmak zorunda kalmayacaksınız. üstüne üstlük iktidara geldiğimizde ilk icraatımız bu olacak."

8 Mart 2008

grbavica

bu filmden çok etkilendim. saraybosna'da savaş sonrası travmayı işliyor. bir konu bu kadar mı güzel işlenir. bir bölgenin bütün renkleriyle yaşamı böyle mi güzel aktarılır. ideallerden uzak sahici yaşam böyle mi konuk olur gözlerimizin önüne. oyuncular ise zaten sanki filmde değiller, o anı yaşıyorlar. bu filmi izlerken hayata dair bakışın etkileniyor. birazdan sayacağım onca olayın içinde yine de hayata sevgiyle tutunabilen bir film. neler mi sayacaklarım? savaş sonrası travma ve yozlaşma, mahvolmuş hayatlar, tecavüze uğramış kadınlar, tecavüz sonucu dünyaya gelen çocuklar, işsizlik, parasızlık, açlık, bunun yanında fırsatçı zenginler... acı dolu türküler eşliğinde anlatılıyor bunlar. işte bunlara rağmen hayat devam ediyor. ilahilerle terapi oluyor kadınlar. herbiri ne kadar hırt olursa olsun, dostlar birbirine sıkıca sarılıyor. genç bir kız bu ortamda giriyor ergenlik dönemine. evet evet öyle bir ortam ki herkes deli, herkes abuk subuk, herkes travmanın içinde ama yine de severek, paylaşarak ve sarılarak yaşayabiliyorlar. filmde çok beğendiğim önemli bir ince nokta var: bu vahşeti uygulayan sırplardan sırp diye bahsetmiyorlar. vahşetin sorumlusu sırplara ayrı bir kelimeyle hitap ediyorlar. yönetmenin deyimiyle "böylelikle bütün bir etnik grubu bu vahşetle suçlamamış oluyoruz".

bu filmi izlerken düşünmemek elde değil. tam şu anda dünyada milyonlarca insan çok büyük acı çekiyordur, çok büyük felaketler yaşıyordur. bizler ise kendimize neleri dert ediniyoruz. neler için birbirimizi ve kendimizi kırıyoruz. tamam biliyorum tabi ki herkesin derdi kendine büyük. herkes kendi dertlerini çözerken motive oluyor ve yaşadığını hissediyor. olsun ben bu küçük sorunların çözümüyle geçen bir hayat istemiyorum. illa da çözeceksek bir problem, büyüğünden olsun. çözüm yolunda yeni anlamlar doğursun.

duygularımızın sonuna kadar vücuda yayıldığı ya da dudaklarımızın güldüğü ortamlar mekanımız olsun.

7 Mart 2008

günün köşe yazıları

hala nasıl oluyor da daha çok çocuk doğurun diyebiliyorlar. üretim, zaman geçtikçe daha kalifiye ve daha eğitimli çalışanlar istiyor. otamasyon sayesinde eskiden yüzlerce insanın yaptığı işi artık onlarcası yapabiliyor. memlekette açlık artıyor, hırsızlık artıyor, şiddet artıyor, işsizlik artıyor, kaliteli iş gücü açığı büyüyor ama biz hala daha çok çocuk doğurun diyelim. başbakan: en az 3 çocuk doğurun.

dört tane veli öğretmene cinsel taciz suçlamasında bulunuyor. buna rağmen öğretmen hala görevine devam ediyor. haliyle şikayetçi aileler çocuklarını okula göndermiyor. tabi ki ispatlanana kadar kimse suçlu sayılamaz. yalnız soruşturma devam edene kadar öğretmeni açıkta bekletemezler mi? hangi mantıkla o çocukların başında tutuyorlar. öğretmen tacizi

doğru olanı tekrar tekrar söylemek lazım demişler. evet türban meselesi hak ve özgürlükse, alevilerin hakkı ve özgürlüğü yok mu? din kültürü ve ahlak bilgisi dersi

şiddet gören kadınları koruyamamak bir insanlık ayıbıdır, toplumun geleceğine saatli bombalar yerleştirmektir. bir çocuk düşünüyorum annesi habire dayak yiyor, kendi habire dayak yiyor, annesi onu koruyamıyor. bu çocuktan hırsız mı olsun, mafya mı olsun, tetikçi mi olsun, terorist mi olsun. karanfil dağıtmakla olmuyor

ekmeğe fena zam gelmiş. bu zammın en büyük sorumluluğu da buğday tarımını ve piyasasını iyi yönetemeyenlerde. ekmek, buğday ve ekonomi

ben motivasyona çok önem veriyorum. diyelim ki bir mucize oldu ve türkiye'deki insanların %90'ı yaptığı işi sevmeye başladı. o işi daha bir şevkle yapıyorlar. öğretmen daha bir ilgileniyor öğrenciyle, doktor daha bir özenle bakıyor hastaya, memur daha bir hızlı yapıyor işini, polis daha bir seviyor halkını, çöpçü daha bir temiz yapıyor ortamı, esirgeme yurdundaki çocuklar daha bir seviliyor, vergi daha bir dikkatli toplanıyor, ... çok kısa zamanda çok şey değişir. peki şu an böyle bir türkiye'ye yaklaşıyor muyuz, uzaklaşıyor muyuz? üniversite öğrencilerinin %95'i istemediği bölümde okuyor

death note (ölüm defteri)

light ve ölüm tanrılarından biri ryuk (resim kaynak)

death note süper bir anime dizi. toplam 37 bölüm. biz iki günde hepsini izledik diyebilirim. light çok zeki, çalışkan ve kararlı biridir. bir gün ölüm tanrılarından birinin defterini bulur. bu deftere yazdığınız kişiler ölmektedir. light bu defterle kötülük olmayan bir dünya yaratmaya çalışır. bunu da bütün suçluları öldürerek yapacaktır. "L" diye bilenen gizemli dedektif, ölümlerin arkasındaki ismi bulmaya çalışır. anime "L" ile light arasında taktik savaşı olarak devam ediyor. hamlelerdeki zeka mühteşem. her seferinde tamam bu sefer iş bitti derken yep yeni bir açılımla kartlar yeniden dağılıyor. kedi ile fare habire yer değiştiriyor. anime nefessiz izletiyor kendini. "L" karakterinin orjinalliği de bu animenin önemli yanlarından.

gizemli dedektif L (resim kaynak)

birkaç ülkede gençler bu filmi izlemesin yönünde yasaklar falan getirilmiş. ispanya'da bir cesedin yanında "ben kira, ölüm defteri ile beraber" notu yazılıymış. amerika'da askeriyeden bir kişi atılmış. atılma nedeni ölüm defteri tutması ve oraya arkadaşlarının adını yazmasıymış.

dip not: manga japonların çizgi romanlarına deniyor. animelerde bu mangalardan çizgi filme dönüştürülmüş yapıtlar. ölüm defteri hakkında daha fazla bilgi için: http://deathnote.anime.web.tr/

çocukluğumuzun hikayesi, günümüzün gardiyanı

duygusal kalıplar demişken devam edeyim. yakın zamanda öğrendiğim bir olgu var: çocuklar söylenen herşeye inanıyorlar ve bunları iç sese dönüştürüyorlar.

bir çocuğa sürekli "sen kıskançsın, kötüsün vb." dediğinizde, o çocuk bir ömür boyu kendi kendine "ben kıskancım, kötüyüm vb." diyor. o çocuk ne yapsa ne etse kendini iyi bir insan olarak görmekte zorlanıyor.

sürekli olarak "sen önemlisin, istediğini yapmak zorundalar, onlar önemli değil vb." denirse, bir tek kendini düşünen ve diğer insanların duygularını anlamayan biri yetişecek.

sürekli olarak "böyle şeyler yapıp beni üzme, hastalanır yatağa düşerim" gibisinden şeyler söylenirse, o çocuk büyüdüğünde birilerinin onaylamadığı bir hareket yaparken duygusal olarak o kişileri hasta etmiş ya da öldürmüş kadar suçluluk hissedecek.

sürekli olarak "dediklerimi yapmazsan, öcüler gelip seni kaçıracak vb." şeyler denirse, büyüdüğünde başkalarına hayır diyememek en temel problemi olabilir.

sürekli olarak "sen başarısızsın, yanlış yaparsın, yapamazsın, bırak ben yapayım vb." şeyler söylenirse, o çocuk başarılarını yetersiz görecek, başarısız olacağını hissettiği için korku yüzünden yeni atılımlar yapamayacak.

iç seslerinizi yakalayın, üzerinde biraz düşünün, çocukluğunuz gözlerinizin önüne gelecek. yani iç seslerimiz çocukluğumuzun gizli hikayesi, bugünümüzün ise gardiyanı.

6 Mart 2008

çocukluğumuzun prangaları

bin yıl süren tarım toplumunda, insan hayatı pek hızlı değişmemiştir. anne babaların çocuklara öğrettiği bilgiler, alışkanlıklar ve duygusal kalıplar ölene kadar geçerliliğini korumuş olabilir. günümüze bakınca durum bam başka. son yüzyılda dünyanın evrimini düşününce nasıl da hızlı bir dönemden geçtiğimizi anlıyorum. durum böyleyken, dünya bu kadar hızlı evrilirken, anne babaların öğrettikleri, alışkanlıkları ve duygusal kalıpları artık bize az geliyor. yaşamın değişik dönemlerinde acıyla, zorla o duygusal kalıpları kırıp kendimizi zamana uydurmaya çalışıyoruz. ayaklarımızdaki prangalardan yeri geldikçe kurtuluyoruz. kurtulması en zor şey ise galiba duygusal kalıplar. çünkü duyguların varlığını tam farkedemiyoruz ama tam tersine onlar düşüncelerimiz ile vücudumuzu çokta güzel kontrol edebiliyorlar. benzetmelerle anlatılan şeyleri sevmesemde, kartallar ve insanlar yazısı bu durumu oldukça güzel anlatıyor.

5 Mart 2008

salsa kursu

yeni salsa kursu basliyor. dersleri dansini cok keyifle izledigimiz ve salsa'yi cok guzel ogreten ugur verecek. bizler 6 aydir ugur'dan salsa dersi aliyoruz. ben bu dansi bu kadar sevecegimi ve bu kadar cok eglenecegimi tahmin edemezdim. ugur hem icten kisiligi hem de salsa'yi ruhuyla yapisiyla bize cok iyi bir egitmen oldu. acikcasi simdiye kadar ugur kadar iyi dans eden birini gormedim. eger esli danslara bir merakiniz varsa kacirmayin derim. dans etmek hem mutluluk hormonunu en cok salgilatan hem de beyni en yogun sekilde calistiran aktivitelerden.

bu carsambaya (5 mart) kadar kayit yaptirmalisiniz. olmadi bir hafta sonra da baslayabilirsiniz bence.
yer: dersler cagdas sanat merkezinde. kizilay selanik caddesinde.
zaman: carsamba aksamlari 20:00 ile 21:00 arasinda.
ucret: aylik 50ytl

cagdas sanat merkezini arayip secil hanima kaydinizi yaptirmaniz gerekmektedir.
tel: 312 425 17 51
http://www.cagdassanatmerkezi.com/

4 Mart 2008

günün köşe yazıları

üniversiteler daha da karşımadan

türban meselesine hak ve özgürlükler olarak yaklaştığını idda eden hükümet, alevi meselesinde aihm kararlarına bile aykırı davranarak adım atmamak için elinden geleni yapıyor. alevi çocuklarına inançalarında olmayan şeyleri zorla öğretmekten vazgeçin artık. bakalım danıştaydan sonra ne olacak

kimse polisle ilgilenmiyor mu? öncelikle polis ile vatandaşı karşı karşıya getirendedir kabahat. sonrasında da vatandaşa aşırı güç kullanımına izin verendedir. genel bir bakış bunun yanında özel bir olay.

ölüler altın takar mı? yargı kararlarını hiçe sayarak devam edebilenlerin arkasında kim var? altın aramaları

vahşetten, korkulardan ve ölümcül kahramanlıklardan beslenmesin hayal dünyamız. kurtuluş hikayeleri.

tuzla'ya dikkat etmek gerek. uygulanan geleceksiz ekonomik ve sosyal politikaların, türkiye'nin dünya ekonomisinde üstleneceği yerin yanlış seçilmesinin, belki de seçilmemesinin sonuçları artacak. eğer türkiye ekonomik rekabeti kaliteyle değil, ucuz işgücü ile yapmaya devam ederse bir batağa saplanır ve çıkamaz. kim kimin işçisi