27 Şubat 2009

fizy: müzik tutkunlarına

istediğin şarkıyı anında dinlemek mi istiyorsun.
çok fazla renk, görüntü, konu, haber... gibi şeylerle aklının dağılmamasını mı istiyorsun.
"basit ama etkili olmak" denen muhteşem yaklaşımın en muhteşem örneklerinden birini görmek mi istiyorsun.
o zaman aşağıdaki bağlantıyı tıkla

http://fizy.org/

10 Şubat 2009

benjamin button'ın tuhaf hikayesi

benjamin button'ın tuhaf hikayesi çok çok güzel bir film olmuş. sanki hayata dair ne varsa içine sığmış. 3 saate bunca şey nasıl sığmış. evet evet 3 saat. çok uzun gelebilir ama bu filmi izlerken kısacık geliyor. merakı yitirtmeden, farklı farklı duyguları yaşatarak geçirtiyor zamanı. nuri bilge ceylan'ın kareleri kadar muhteşem görüntüler de bonus olmuş. bu film bana soren kierkegaard'ın şu sözünü hatırlattı: "hayat sadece geçmişe bakarak anlaşılır, ancak geleceğe bakarak yaşanmalıdır."

benjamin yaşlı doğuyor, yaşadıkça gençleşiyor ve sonunda bebek olarak gözlerini yumuyor. yaşlı bir beden içindeki çocukluğu huzur evinde geçiyor. belki bu yüzden yani hayata ölümden başlayarak birçok şeyi erkenden öğreniyor. huzur evi ona neler öğretiyor? en başta hayatın geçici olduğunu öğreniyor. ölümü bekleyenlerden dinliyor gençken o kadar önemli buldukları hırslarının, kızgınlıklarının şimdi nasıl da önemini yitirdiğini. dinlemeyi öğrenerek büyüyor, çünkü çevredeki herkesin ona anlatacağı koca bir hayat hikayesi var. benjamin görüyor ki bu hikayeden başka da birşeyleri yok zaten. yeni beklenmedik hikayeler için tekliflere hep açık oldu benjamin. olmazsa olmazı yoktu, kırmızı çizgisi yoktu. tekliflere önce evet diye yaklaşıyordu. merakını da yitirmedi.

daisy ise enerjik, oyuncu, yetenekli ve güzel bir çocuk olarak başladı hayata. güzelliği, merakı, yeteneği ve hırsı onu sahnenin yıldızı yaptı. tabi benjamindeki olgunluk yoktu onda. çünkü o hepimiz gibi doğumdan başlamıştı hayata. büyük acılarla oldu olgunlaşması. hani sezen aksu'nun dediği gibi "acılardan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir". işte bu acılarla tam olmuştu daisy. çekici bir kadına olgunluğun nasıl da yakıştığını gösteriyordu.

benjaminin annesi quennie muhteşem bir karakter olmuş. oyunculuğu nefes kesiyor. tutkulu, dobra, doğal ve anaç bir kadın quennie. hayata, insana tutkuyla sarılmış. onu izlemek çok güzeldi. ve burada sayamadığım bir çok hayat vardı bu filmde. zaten hepimizin, sokakta karşılaştığımız herkesin farklı bir hikayesi yok mu?

yaşamak nasıl bir şeydir? bu soruya cevap olabilecek, hayata dair ne varsa içine alabilecek bir film çekilebileceğine inanmazdım. işte david fincher çekmiş böyle bir film.

bu filmi bu kadar çok beğenmeme şaşıran arkadaşlarım oldu. belki filmin yeni birşey söylediğini düşündüler. filmde yeni birşey söylenmiyor. yalnız hem birçok şey söylenmiş hem de bunlar bir felsefi bütün oluşturacak şekilde ve de keyifli bir biçimde sunulmuş.

6 Şubat 2009

insan ihtiyaçları

insan ihtiyaçları üzerine neler yazılmış diye interneti araştırıyordum. gürol ırzık ve ayşe buğra'nın bir çalışmasına denk geldim. aşağıdaki kavramlar ile ilgili güzel bir yazı olmuş: ihtiyaçlar üzerinde diktatörlük, ihtiyaç ve potansiyel ilişkisi, rasyonel insan kavramı, iyi ve kötü ihtiyaç var mıdır...

2 Şubat 2009

başbakan ve filistin


filistinde yaşanan insanlık dramını haklı bir şekilde ve her platformda eleştirebilen bir türkiye var. aynı zamanda dünyayla bağlarını da koparmadan. bu durumu taktir etmek lazım. umarım dünya ile bağlar kopmadan böyle eleştirileri yapabilmeye devam ederiz. dünyanın hangi noktasında, hangi millete, hangi dine karşı olursa olsun böyle bir zulüm yüksek sesle eleştirilmelidir. bu sadece ahlaki bir görev değil, barış dolu bir gelecek için gereklidir. başbakanı eleştirileri için kutluyorum. iki tane eksik görüyorum. birincisi daha önemli.

önemli eksik hamasın aynı şiddetle eleştirilmemesi. hamas israile bombaları atarken israilin vahşi bir karşılık vereceğini bilmiyor muydu? elbet ki biliyordu. bunun sonucunda halkın ızdırap çekeceğini ve insanların öleceğini bilmiyor muydu? elbet ki biliyordu. eee öyleyse bile bile böyle bir hata niye yaptı, niye yapıyor? halkın ölmesinden, çocukların kanlı fotoğraflarından kendi de mi güçleniyor? yönetimi abbas'a kaptırmamak için mi böyle yapıyor? bu sorular hayal ürünü komplo teorileri değil. gerçekten filistin halkının acılarını paylaşıyorsak haması da aynı kararlılıkla, aynı sıklıkla ve aynı şiddetle eleştirmemiz gerekiyor. bunu başbakanın yapması gerekiyor. zaten shimon peres de haması çok doğru sözlerle eleştirdi. başbakanın öncelikle bunları kabul etmesi gerekirdi. şunu bilmeliyiz ki, israil halkı her an hamas gibi örgütler tarafından öldürülme korkusu yaşadığı sürece barış yanlısı kişilerin israilde iktidara gelmesi zor olacaktır. şiddet şiddeti doğurur.

ikinci eksiklik ise üslup. aynı cümleleri patlamadan, öfkelenmeden söylemek daha etkili olurdu. o zaman başbakanın tavrı oy için şov olarak algılanmazdı. ciddi ciddi böyle düşünüyorlar denirdi. ayrıyeten adama suçluluk duygusundan sesin yükseliyor demenin, siz anca adam öldürmeyi bilirsiniz demenin savunulacak yanı yok. hem bu durumda başbakan türkiyede başkalarına bağırarak ve onları suçlayarak yaptığı konuşmaların suçluluk duygusundan olup olmadığına cevap vermeli.

türkiye'de tırmanan yahudi düşmanlığı

filistindeki katliamı kınama gösterileri ne yazık ki yahudi düşmanlığının çekinmeden sergilendiği bir havada oluyor. bu arada hamasın da bir terörist örgüt olduğu unutuluyor. yok efendim hamas halk tarafından seçilmişmiş. güneydoğuda pkk diye bir parti seçime girse bazı yerlerde seçilse ona da mı aynı muameleyi yapacağız. hamas israilli sivil halkın olduğu mekanlara intahar saldırıları düzenlemedi mi? sivil mekanlarda bomba patlatmadı mı? ee bunun adı terör değil mi? israilin filistinde uyguladığı devlet terörüne ne kadar karşı duruyorsak hamasa da o kadar karşı olmalıyız. ne yazık ki bu ülkeyi yönetenler kısık sesle haması eleştiriyor yüksek sesle israili. her ikisini de yüksek sesle eleştireceksin ki kan dökülmesini azaltabilesin, gösterilerin yahudi düşmanlığına dönüşmesini engelleyesin. "hitler haklıymış" gibi akıl almaz söylemler gelişti. ne diyeyim.

türk müsevi cematı başkanı milliyetteki söyleşide çok güzel konuşmuş. aşağıda bir kısmını aktarıyorum. çok güzel konuşmuş. ekleyecek birşey göremiyorum.
... Elbette 1492’deki Türkler Yahudilere büyük hoşgörü gösterdi ve Yahudiler buna elbette şükran duyuyor. Ama bu 1492 yılı için geçerliydi, bugün için artık geçerli değil. Ben bugün hoşgörü istemiyorum. Burası benim vatanımsa kim, niye bana hoşgörü göstersin ki? Siz de aynı hakka sahipsiniz, ben de aynı hakka sahibim...

... anayasa ve demokrasi yeterli benim için, bunun dışında benim başka bir şeye ihtiyacım yok. Ben misafir değilim, ben yabancı değilim, tıpkı sizin gibi bu ülkenin bir vatandaşıyım. Tek isteğimiz de bunun böyle kabul edilmesi ve bize genellemeler yapılmaması.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan bir dakikalık saygı duruşunda. Okullarda nelerin olabileceğini düşününce gerçekten çok rahatsız olduk. Üstelik akabinde de Gazze’yle ilgili bir resim ve bir kompozisyon yarışması düzenleniyordu. Yani “en kanlı resim, en iyi resim olacak” demekti ve bu da 7 yaşındaki çocuklardan itibaren yapılacaktı. Biz hemen o akşam birkaç AKP’li milletvekili dostumuzla görüştük. Onlar Sayın Bakanı aradılar ve hemen geri çekildi.

...mesela çok da başarılı olan bir Yahudi çocuk teneffüse çıktığında iki üç öğrenci yanına gelip tekbir getiriyor. Üstelik bu da yabancı tedrisatla eğitim yapan bir okulda oluyor.