7 Mart 2007

herşeye rağmen


geçen hafta sinetek gösteriminde "herşeye rağmen" vardı. 1987 yapımı, orhan oğuzun yönettiği bir film. herşeye rağmen: seksenlerden unutulmuş bir yapıt diye tanıtıldı. baya bir ödül almış. ana mesaj açısından bu film ile tapas arasında baya bir benzerlik var. ikisi de başımiza ne gelirse gelsin çevremize sevgiyle sarılmamızı aşılıyor, içimizi ısıta ısıta. aralarında bence şöyle önemli iki fark var: tapas orta sınıf keyifli bir mahalleyi ekrana taşırken herşeye rağmen kenara itilmiş, görmediğimiz ya da görmek istemediğimiz insanları taşımış ekrana. bu yüzden de "herşeye rağmen" acının içinden sevgiye tutunan bir film. ikinci fark ise tapas insanın nefsine saygı duyarak ve arzulara anlayış gösterek ekrana yansıtırken, herşeye rağmen nefse uzak durmayı seçmiş. yani biraz nefis terbiyesine olumlu bakılmış. aslında psikolojik olarak normal kalmanın imkani olmayan bir ortamda hayata sevgiyle tutunabilmenin filmi olmuş. başrol oyuncusu gerçekten cok iyiydi. ortama ve karaktere hic bir zaman yabanci degildi. sonuç olarak iyi ki izlemişim.
ankara sinema derneğinin her hafta bir film gösterebilmesi gerçekten büyük bir başarı ve bizim için büyük bir şans. ben her hafta gitmeye çalışıyorum.

1 Mart 2007

sis ve gece



polisiye yerli film. son anda yetiştim filme ve izlemeye başladım. beklentim çok çok yüksek değildi ama iyi birşey beklemiyor da değildim.
pekte polisiye film meraklısı olduğumu söyleyemem. buna rağmen bir polisiye film izlerken aşağıdaki beklentilerle izliyorum:
- sona ulaşmak için satır aralarını okumak lazım
- film süresince olası görünen birden fazla kurgu olur
- yeni olaylar, yeni bilgiler eski kurguları alt-üst edebilir, kurguların gerçek olma olasılıklarını etkiler.

ne yazık ki filmde bu beklentilerimi karşılayamadım. verilen bilgiler genelde doğru çıkıyor ve yeni bilgilerin eklenmesi eski bilgileri köklü bir sorgulamaya neden olmuyor. bir çok kurgu oluşmuyor. o yüzden tempo bana biraz düşük geldi. beni rahatsız eden bir nokta da "yargısız infaz" ile birinin öldürülmesinin filmde oldukça doğal yansıtılması, bu işin bir insanlık suçu, yapan kişinin aslında bir katil olduğuna dair en ufak bir işaretin olmaması.

bunlara rağmen uğur polatı izlemek her zaman büyük keyif. zamanımızın en iyi oyuncularından bence.

ne yalan söyleyeyim mine'nin (selma ergeç) evine, evde ki tavırlarına, tablolarına ilgi duymamak elde değil. sedatın (uğur polat) neden mineye tutkun olduğunu anlamak pek sorgulama gerektirmiyor.

sonuç olarak uğur polatın oyunculuğu ve minenin her yönüyle çekiciliği adına izlenebilir diyorum.