Bu gadget'ta bir hata oluştu

9 Nisan 2008

iyi ki doğdun çdd

5 nisan cumartesi günü derneğimizin doğum günü şerefine bir panel düzenlendi. iyi ki katılmışım, bohçam biraz daha toparlandı. panelde önce inci hoca bir konuşma yapmış. ne yazık ki ben onu kaçırdım. tülin hoca konuşmasına başlamadan yetiştim. tülin hoca türkiye'de tiyatro tarihi üzerine bir konuşma yaptı. almanya bag ekibinden gerd koch ise tiyatro pedagojisi dergisinin evrimini sundu.

tülin hoca'dan kaptıklarım:
türkiye'de tiyatronun 3 ana akımı var. biri köy tiyatrosu, öbürü halk tiyatrosu ve son olarak ta batı tiyatrosu. köy tiyatrosu ve halk tiyatrosu belli bir metne ve belli bir mekana dayanmıyor. köy tiyatrosunun tarihi insanlıkla başlıyor. ritüeller bir köy tiyatrosunun parçası. daha çok mevsim geçişlerinde oynanan bu ritüeller özellikle ölüm-diriliş çelişkisini işliyor. bu oyunlar gizli olarak yapıldığı için pek fazla bilinmiyor. liderlik program'ının ikinci aşamasında bir atölye rituellere ayrılıyor. nedense o atölye bende iz bırakmayan atölyelerden. hadi yağmur duası yapalım falan filan. mesela drama'nın temel kavramlarının işlendiği atölye baya iz bırakıyor. sonra başka bir çalışma vesilesiyle rituellerin başka türlü kullanımını deneyimledim. oldukça da etkilendim. o çalışma dışında çerkez düğünleri ile ilgili bir rituel de oldukça ilgi çekici. düğün sonunda alanda bir tek bekarlar kalıyor. sonra içlerinden bir lider seçiliyor. zaten anladığım çerkezler her grup etkinliklerinde bir lider seçiyorlar. sonra daire şeklinde oturuluyor. herkes ayağa kalkıp kendini tanıtıyor. ben de "ankara'dan çerkez mustafa" diye tanıtmıştım kendimi ama ne bileyim ankara'da çerkez olmadığını. sonrasında çeşitli oyunlar oynanıyor. mesela veririm vermem oyunu. çiftler kuruluyor. biri gelip senden yanındaki bayanı istiyor. erkek vermem derse eline düğüm yapılmış havlu ile vuruyor. tabi hoşlandığın kişiye denk geldiysen elin kanayana kadar devam edebiliyor. çerkezlerin evlilikleri hatta kız kaçırmaları bekar gençlerin tanışmasına vesile eden bir çok ritüelleri bulunuyor.

halk tiyatrosu ise şehirlerde yapılıyor. orta oyunu, hacivat ve karagöz örnekler arasında. altın çağını 17. ve 19. yüzyıllar arasında yaşadı. sonrasında batı tiyatrosu geldi. entellektüellerin ve sarayın yüzünü batı tiyatrosuna dönmesi, halk tiyatrosuna akan kaynağı azalttı. bu da halk tiyatrosunun kendi içine kapanmasına, tekrara dönüşmesine, yozlaşmasına ve küçülmesine neden oldu. cumhuriyet döneminde de temel yönelim batıya olduğu için halk tiyatrosu tüm canlılığını yitirdi.

batı tiyatrosunu türkiye'ye getiren azınlıklardı. zaten müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. bu dönemde azınlıklar kanla, canla, gönül vererek tiyatronun istanbul, izmir ve bursa gibi illerde gelişmesini sağladılar. cumhuriyetle beraber ulusal batı tiyatrosu oluşturulmaya başlıyor. batı tiyatrosu halkın kültürü ile çelişiyor. kapalı bir alana gitmek, konuşmamak, oturmak, çekirdek çitlememek, oyunculara sataşmamak, oyuncuların da sanki seyirci yokmuş gibi oynaması halkın alışkanlıkları ile oldukça çelişmiş. valiler tiyatroyu izlemeye giderlermiş. bazı tiyatrolarda çubukçu olurmuş. bu çubukçu konuşanın falan kafasına vururmuş. tiyatronun anadoluya yayılmasında köy enstitüleri ve halk evleri etkili oldular. bu kurumlar tiyatroyu bir eğitim aracı olarak kullanmışlar. 1950'lerde bunlar kapatılınca 1980'lere kadar tiyatronun anadoluya yayılması sekteye uğradı. seksenli yıllardan sonra uluslararası festivaller ve etkinlikler yayıldı. bunun sonucu olarak türkiye tiyatrosu "hani benim özgünlüğüm nerde" diye ağlamaya başladı. "bizim halk tiyatromuz ve köy tiyatromuz var, oradan özgünlük çıkarırız" görüşü ile bu kaynaklar araştırılmaya başlandı. ne yazık ki günümüzde halk tiyatrosunun bir akım yaratabilecek canlılığı bulunmuyor.

akla bir soru takılıyor: "tanzimatla başlayan batılılaşma hareketi batı ile anadolu arasında kaynaşım yollarını bulabilseydi ve uygulayabilseydi nasıl bir türkiye olurduk?" özellikle üniversitede halkın kültürü ile yollarımız oldukça ayrıldı. mesela odtü'de gitar seçmeli derstir ama bağlamanın seçmeli ders olmasına izin verilmez. neden? batılı değil de ondan. aldığımız eğitim, düşünce yapısı, yaşam tarzı tamamen batı modelidir. bunun sonucu ne biz halk içinde rahat ederiz, ne de halk bizi benimser. halk ile bağını koruyabilenler genelde tarikatlarla bağlantılı muhafazakarlar oldu. kişinin ait olduğu sosyo-ekonomik sınıfın onun tercihlerini nasıl etkilediğini basitçe aktaran ruby pane'nin çalışması gösteriyor. yoksullar kendilerine benzeyenleri kabulleniyorlar. bu yüzden külhan beyi havaları oy getirebiliyor.

akla takılan diğer soru da "köy enstituleri ve halk evleri 1950'lerde kapatılmasaydı, nasıl bir türkiye'de yaşıyor olurduk?" bir çok kişinin bu soruyu sorduğunu tahmin ediyorum.

gerd'ten kaptıklarım:
baştan belirteyim çevirideki kopukluklardan dolayı anca bu kadarını anlayabildim. umarım yazdıklarım doğrudur. gerd'ten konuşmasının metnini istedim. e-mektupla gönderecek. almanca olduğu için çevirecek bir yol bulmalıyım. tiyatro pedagojisi dergisi 25 yıldır çıkıyor. ilk başlığı diyalog. alt başlıkları ise eğitici oyun, tiyatro ve pedagoji. "bu kavramlar gerçekten ayrı mı kalmalıydılar yoksa beraber yaşayabilecekleri bir alan var mı?" sorusunun cevabını arıyorlardı. ilk kadro oldukça çok yönlüydü. içlerinde ebeveynler, tiyatrocular, eğitimciler, din eğitimcileri vb... bulunuyordu. ilk çalışmalar birbirinden kopuktu. paylaşım, ortak akıl ve ortak dil ihtiyacı oluştu. üretimin getirdiği alışverişi, motivasyonu ve ortaklaşmayı sağlamak için dergi çıkarmaya başladılar. ilk zamanlarda 300 tane, şimdi ise 1500 tane basılıyor. başlangıçta kaliteli makale bulmakta oldukça zorlanmışlar. zamanla dergiyle tanışıklığı olan insanların yeni deneyimler yaşaması ve bunları paylaşması ile aynı zamanda teorilerin olgunlaşması sonucu artık daha rahat makale buluyorlar. bu dergi eğitim ve bilgiyi ileten bir enstitü haline geldi. bu alanda çalışanların yüz yüze iletişime geçtikleri, birbirlerine düşüncelerini eylemle aktarmaları ihtiyacı belirdi. bunun sonucunda festivaller, oyun haftaları, çalıştaylar düzenlenmiş. ilerleyen zamanlarda bu karşılaşmalardan çıkan düşünceler akademik çalışmaları yönlendirdi. 1994 yılında artık farklı alanları bir araya getiren bir dergiden çok yapılanların başlı başına bir alana dönüşmüş olması derginin ismini değiştirdi. derginin adı "tiyatro pedagojisi" oldu. şu anda saygın dergilerle aşık atabilen bir durumda. öğretici oyun kavramına özellikle değindi. bu kavram şeklini hem teorik olarak hem pratik olarak brecht'ten almıştır. brecht'in 1920li yıllarda verdiği öğretici oyun tanımı şudur: öğretici oyun izlenmesi ile değil oynanması ile öğretici olur. oyunda kesin çerçeve çizilir ve oyuncunun kendi yaşantısı bu çerçeve içinde aktarılır. tema odaklı grup çalışması olarak geçiyor. brecht sayesinde edebi anlamda daha esnek olan sanatçı araçlarını eğitime açmış oldu. öğretici oyunlar iyi iletişim sağlıyor. bu yüzden örgütlerin kendi siyasal ve sosyal temalarının gelişmesine katkıda bulundu. bu yöntem kendine saygının gelişiminde daha etkili oluyor. bu yöntem yaşamın bütün alanını etkiliyor. bir gün brecht'e soruyorlar "sizce sanatın en üst noktası nedir?" brecht'in cevabı "yaşamak" oluyor. bu arada oyun lideri yaklaşık 600 saat eğitim alıyor. tiyatro pedagagu ise 1100 saat ders almalıdır.

gerd'i dinleyince derneğimizin faaliyetleri arasındaki bağlantı kafamda daha bir netleşti. çıkarılan derginin, uluslararası seminerlerin, liderlik atölyelerinin, konulu atölyelerin amaçları ve birbirleriyle bağlantılarını daha iyi kavradım. bundan 15 sene sonra oluşacak olan insan kaynağını ve yaratıcı dramanın diğer örgütlerde, faaliyetlerde etkisini düşünmek beni heyecanlandırdı.

2 yorum:

MG dedi ki...

Yakinda bir yazi okumustum, iki dogulu, gelenekci imparatorluk batiya karsi cok geri kaldigi icin ayni donemlerde yenilesme hareketlerine girisir.
Osmanli - Tanzimat / Japonya - Meiji.
Osmanlida bu basarili olmaz ve bir kac kere tekrar denenmeye calisilir, cunku halk batili yontemleri benimsemez. Cumhuriyet sonrasi Ataturk doneminin reformlarini da henuz kabullenmeyenler cok.
Japonya'da ise hizli bir degisim ve endustrilesme donemi yasanir, 100 yil sonra 2. dunya savasinin onemli guclerinden biri olur. Onun ardindan gelen yikimdan sonra bile kendini toparlar ve simdi dunyanin bas ekonomik oyuncularindan biri. Hala da geleneklerine bagli ama onlari modernlige uydurabildigi olcude yasiyor.
Sanirim bir faktor Japonya hem 1850lerde hem de 1948'de ne kadar geri kaldigini gorup kabullendi, yonetime itaatkar olan halki da yeni donemi kabullenip ona ayak uydurdu. Turkiyede ise halk yarista geri dustugunu asla kabullenmedi, biraz silkinsek kendimize geliriz gibi bir psikoloji icinde bati kaynakli yonetim / calisma duzenini icsellestiremedi.

MG dedi ki...

Belki de bu yenilesme cabalari bati yasantisini kopyalama yoluna gitmeyip olayin bicimsel kismini ayirsa ve mevcut duzenin calisma seklini ozden degistirebilse daha iyi bir konumda olur muyduk?
Butun bu konular aslinda soc.history.whatif tadinda konusmalara kapi aciyor :)