Bu gadget'ta bir hata oluştu

9 Ağustos 2008

CROSSING THE BORDERS – TURKEY – GERMANY – ENGLAND – POLAND

30 Mayıs-8 Haziran 2008 tarihleri arasında Polonya’nın Gdansk ve Varşova şehirlerinde “Crossing the Borders” temalı 4 ülkenin katıldığı bir Avrupa Birliği projesine katıldık. Çok güzel bir deneyimdi hem katılımcılar için hem de grup lideri olarak benim için. İlk gün genel olarak gençlik değişiminin amaçlarından bahsettikten sonra grup ısınma oyunları ile başladık.

Foto1: Çalışma mekanımız ve grubumuz


Foto2: Özge ve Anna-Pia, Arzu ve Monica birbirlerini karşılıklı sorular sorarak tanımaya çalışıyorlar.

Yerel halkın geleceği evsizler için yapılmış bir festivale gittik aynı gün. Mekan, yemekler harikaydı. Evsiz insanlar için müzikli danslı ve bizim de gösterilerimizin olduğu bir akşamüstü düzenlediler.


Foto3: Stick fighting, contact improvisation, dans ve bir isim etkinliğini izleyenler.

Bu gün yorgun olmamıza rağmen epey uzadı, geceyi de ellerimizde ateşler, votkalar, müzik aletleri ile kumsalda karşıladık, gece 22:30’da anca batan güneşe ve serinliğe gömüldük. Macarca, Türkçe, Polonyaca şarkılar eşliğinde projenin güzel geçeceğine dair inancımız yükseldi, ilk günden kaynaşan bir grup olduk. Tabi bunda bizim ekibin oynattığı oyunlarında çok önemli rolü var, özellikle bir arkadaşımızın “close your eyes” yerine “shut your eyes” demesi ve bu durumu hiç İngilizce bilmeyen birinin bile anlayıp düzeltmesi gülmeye değerdiJ Ya da “Mavilim” şarkısının Arzuca yapılan tenhada sözcüğü üzerine vurgulu yorumu ve Polonya votkalarının muhteşem tadı, zaten ne kadar çok içtiğimizi size fotoğraflarla kanıtlayacağım ilerde.


Foto4: Çığlık oyunu ve teflerle kumsal eğlencesi

Gelelim ikinci günün sabahına…Program farklı grupların önce kendilerini tanıtan atölyeler yapması daha sonra da karışık gruplarda sınırları aşmak temalı bir ürün ortaya çıkarmak üzerine kuruluydu. İlk gün İngiliz grubun (aslında milletlere göre grup ismi verilmesi hoşuma gitmiyor ama grubu tanımlamak için de en iyisi bu çünkü 3 kız da Londra’da yaşıyor, ancak biri İspanyol, biri Amerikalı) çağdaş dans içerikli atölyeleri vardı, hem ısınma çalışmalarını onlarla yaptık, hem de bize kendi danslarından çeşitli figürler öğretmeye çalıştılar, ben dahil (ki bu konularda çok beceriksiz ve ayrıca yeteneksiz olduğumu düşünürüm) herkesin yapabileceği çizgilerde, neşeli danslardı. İşte kanıtı…


Foto5: Yerde bir dönüş hareketi denemesi, Zeynep’in sıkılarak nefes alışı

Toplam 4 gün süresince 4 farklı atölye çalışmasına katıldık. Bizimki sınırları aşmak konulu yaratıcı drama atölyesiydi, tek liderli değil çok liderli bir atölyeydi. Özellikle Arzu’nun “This is the border, don’t talk” yönergesi çok konuşuldu, hatta performans ta bile yer aldı. Heykel çalışmaları, grup doğaçlamaları, kullandığımız müzikler ve ayna çalışmaları yerindeydi, hem duygunun geçmesini sağladı, hem de sınırlarımızı düşündürttü. Dansçıların doğaçlamaya, bedeni mimik ve jestleri kullanmaya ne kadar yatkın olduklarını görmek, beni şaşırttı.


Foto 6: Fotoğraflar üzerinde grup çalışmaları, bir yürüme çalışmasından

Bir sonraki atölye Alman grubun “stick fighting” (sopalarla dövüş) çalışmasıydı ve bunu kumsalda yaptık. Öncesinde Poulina’nın yoga çalışması vardı, sonra boyumuzdan daha uzun sopalarla ter attık. Stick fighting’ten çok ben hocamız Arun’un liderlik tarzını sevdim çünkü kendi bildiğini öğretmeyi hedeflemektense herkesin bir öğrenme biçimi ve en önemlisi hızı olduğunun farkında. Kişileri bu hıza ve stile saygı duymaları konusunda uyarıyor. Çok farklı bir deneyimdi, acaip terledik ama en güzeli sonunda hep beraber Baltık denizinin sularına cosssladık.


Foto7: Poulina’nın yogası, iki kızımız dövüşürken.

Benim için inanılmaz kötü geçen ve sadece yapıyormuş gibi göründüğüm, zamanı saydığım tek atölye “contact improvisation” idi. Aslında müthiş bir dans, bununla ilgili Varşova’da çok güzel bir ikili gösteride izledik ve ben hayran kaldım, ama bunu benim yapabilme şansım sanırım yok, bedeni kaldırmam olanaksız görünüyor, sadece yerlerde süründüm, ancak bizim grubun cesurları Türklerin gururu oldular. Sağolsunlar…


Foto8: Ayakta duran kızlar bizleriz maalesef, gerçek bir “reaching” denemesi

Atölyeler dışında akşamlarda grubun dağılmasını önleyecek şekilde planlanmıştı. Örneğin bir akşam masaj yaptık birbirimize, bir akşam “contact jam” (müzikle beraber ısınmadan sonra dans gibi), bir akşam uluslar arası gece (ki Arzu zeybek öğretti), bir akşam mangal partisi gibi. İşte o anlardan…


Foto9: Pink Martini eşliğinde dans, eller yere deymeden

Her grubun kendi atölyesini yürütmesinden sonra karışık gruplarda da atölye çalışmaları yapıp ortaya doğaçlama, dans içeren yaratıcı bir ürün ortaya koymaya çalıştık. Grubumuzun domates fobisi unutulmazdı, sağolsun Özge...

Bizim grubun çalışmasından kareler…



Foto10: Anna-Pia ve Poulina, ayaklarımızı kameradan izlerken

Bu ürünleri koreograf arkadaşımız bir araya getirerek bir performansa dönüştürdü ve yerelde ses getiren övgü alan bir performans olduğu söylenebilir.

Gençleri kaynaştıran, önyargılarını yıkan, yaratıcı olmalarına fırsat tanıyan, farklı ülkeler görmelerini dolayısıyla farklı kültürler öğrenmelerini sağlayan AB projelerinden umarım her genç yararlanabilir. Biz şanslılardandık…


NOT: Bu yazıdaki fotoğrafların tamamı Tomesz Piotrowski tarafından çekilmiştir.

8 yorum:

yavasyavas dedi ki...

avrupa birliğinin gençlik projeleri ile ilgili iki tane gözlemim var.

birincisi, avrupa devletleri gerçekten de avrupa içinde yeni bir savaşın çıkmasını kökten engellemektedirler.

ikinci gözlemim de ekonomi ile ilgili. gördüğüm kadarı ile artık ekonominin ve siyasetin yönetimi uluslararası iş yapabilen insanlar gerektirmekte. yani bir ülke ve bir kültür içinde yönetebilme yeteneği artık ikinci plana düşüyor. bu çağın ihtiyacı farklı kültürlerdeki farklı dillerdeki insanları bir ahenk içinde yönlendirebilen yöneticilerdir. avrupa birliği bundan 10-20 yil sonrasinda yönetici olacakları bu doğrultuda yetiştirmektedir.

biz de durum nedir diye soracak olursak. ne yazık ki bizim eğitim anlayışımız kadrolaşmak, kadrolaşmak ve kadrolaşmak.

Adsız dedi ki...

Resimlere bayıldım.Mustafa bir arada yapılan çalişmalara daha detaylı anlatabilirmisin.Bizler için de faydalı olur diye dşünüyorum.

oyluuu dedi ki...

bu yazı bana ait. mustafa yazmadı. biraz bahsetmeye çalışayın. karışık gruplarda herkesin farklı milletlerden olmasına dikkat edildi. grupların tamamı zaten her ülkenin sunduğu atölyelere katılmıştı ve bu atölyeler dışındaki zamanlarda da kültüre dair, sınırlara dair, ve bu sınırları aşmaya dair paylaşımlar oldu. gruplarda biz bu paylaşımları bir araya getirerek şu soruları yanıtlamaya çalıştık:
1. sınır nedir? nasıl aşılır?
2. şimdiye kadar aştığınız sınırlar nelerdir?
3. aşmak istediğiniz sınırlar nelerdir?
bu soruların yanıtları grup çalışmalarında tartışıldı, bazı aksaklıklara rağmen. sonrasında görsel olabilecek bir performans parçaları ortaya çıkardık. örneğin bizim grup ayaklarımı videoya çekti , sınırlarda yürürken, başka bir grup doğaçlama ve dansı birleştirdi, tahtadan oluşturulmuş çemberler sınırı belirliyordu, diğer bir grup ise dilin nasıl bir sınır olabileceğine dair bir performans ortaya koydu, tüm bu parçaları birleştirip yirmi dakikalık bir performans ortaya koyduk. tamamen bireysel çalışmalarda vardı içinde, gruba ait olanlarda.

Adsız dedi ki...

Saol oyluu..anlatımın ve paylaşımın için.Çok zengin bir çalişma olmuş

özge akbaş dedi ki...

Ayaklar...
Sanırım sınırlardan en önemlisi ;) İnsan bu projeden sonra kendisini "acaba başka hangi sınırlarım var" diye sorguluyor. Sonra da sınırlarını neye göre belirlediğini düşünüyor.
Çok güzel ve çok renkli bir projeydi. Hem ülkemizi tanıttık hem de ülkemize ziyeretçi adayları bulduk:) Farklı kültürler, farklı önyargılar ve ortak bir payda da buluşmak...

Acaba sınırları aşmak sınırını kabullenmek mi yoksa mücadele etmek mi?

THIS IS THE BORDER

Arzu dedi ki...

Eğlendik mi? eğlendik...
Öğrendik mi? öğrendik...
Sınır aştık mı? aştık mı(!)...
Grup nasıl olur gösterdik mi? gösterdik...
Farklı kültür kırıntılarını cebimize koyduk mu? tabi ki...
Uzlaştık mı? uzlaştık...
Proje yapmak adına gazı aldık mı? aldık...
İnsanları hayrete düşürdük mü? hem de nasıl...
Hayrete düştük mü? eveeet... (deve mevzusunu açmıyorum bile(!))
...
Benim için çok keyifli, bir o kadar da değişik bir projeydi.. İlk defa böyle bir projede yer almanın verdiği heyecan ile korkuyu bir arada yaşadım. Farklı bir mekanda değişik kültürler ile buluşmak, zıtlıklardan uyumlu bir bütün oluşturmaya; bu projenin bana kattığı önemli katkılardır.
Kafanızdan geçen her fikri saygı ile karşılayan, daima sorgulamamıza fırsat yaratan, her zaman yeni fikirlere açık olan hocam ile bu projeye katılmam... sanırım benim en büyük şansım :)


This is the border!
Höööyt dağılın!!! dokunma, konuşma, hapşırma, tıksırma...

nam-ı diğer zeyna:) dedi ki...

Harika bir tecrübeydi öncelikle.Tamamen yabancı olduğun bir ülkede,pek de aşina olmadığın dillerin arasında,farklı kültürlerden insanlarla herkesin bir diğerine yeni bir şey öğrettiği bir 10 gün geçirmek ve beraber bir şeyler yapmak için anlaşmaya,uzlaşmaya çalışmak;farklılıkları grubu zenginleştirmek adına kullanmak en keyifli kısmıydı.
Bu projenin, bu kadar keyifli ve dolu dolu geçmesini başta biricik liderimiz olmak üzere,atölyelerde ve atölye dışı etkinliklerde(:p)yaratıcılıklarını konuşturan ve grup iletişimimize herkesi hayran bıraktığımız her biri ayrı eğlenceli grup arkadaşlarıma borçluyum.Uyum yaklayamadıları için zaman zaman çok bunalan gruplar gözlemlediğimiz için bunu belirtme ihtiyacı duydum.
Yazımı her konuşmasına 'basically' diye başlayıp olayı aslından şaşmış bir sonuca bağlayan,hem kendisine hem de partnerine proje boyunca da pek ısındığım organizatör arkadaşımıza içten teşekkürlerimi sunmadan sonlandıramayacağım:)
Not:stick fighting,contact improvisiation ve diğerleri..Hepsi çok iyiydi ama münih'teki açık büfeyi her zaman daha faklı hatırlayacağım:p

oyluuu dedi ki...

heyyyy zeyna gelmiş sonunda, zaten stick fightingteki performansından sonra adına yakıştın:)
arzu, özge ve zeynacım sizin gibi katılımcıya liderler kurban olsun, zeynacım sana ayrıca münihin açık büfesi, gdanskın dönerleri de yarasın...