28 Şubat 2008

ifl'den kaçarken, meğer arkadaşlardan kaçmışız

geçen izmir fen lisesinin ankara'da buluşma yemeğine gittim. liseden mezuniyet tarihi 2000 ve daha öncesi olan birkaç kişi vardı. hemen hemen herkes 2006 ve 2007 mezunu idi. onlara bakarken üniversiteye geldiğim zamanları hatırladım. onlarla konuşmalarımda o zamanki düşüncelerim ve ruh halime ait birçok ipucu önüme serildi. tabiki o ip uçlarını tutup devam ettim.

aradan geçen bunca zamana karşı hala lise mezunlarının konuşabilecekleri ortak birşeylerin olması ve paylaşacakları ortak yaklaşımlar olması beni şaşırttı. mesela kendi çocuklarımızı izmir fen lisesine göndermeyeceğimiz konusunda büyük bir düşünce birliği vardı. biz ifl'den odtü'ye 40'tan fazla insan geldik. bir anda hepimiz başka alemlere dağıldık. bu yemekte anladım ki biz ifl'den kaçarken arkadaşlarımızdan kaçmışız.

dikkatimi çeken bir başka nokta ise liseden mezun olan arkadaşlarımızın kafasının "hangi meslek iyi para getirir?", "hangi yabancı dili öğrenmek mesleki olarak iyi olur?" gibi sorularla fazla uğraştığı. ülkenin önemli bir kesiminin önceliğini geçim korkusunun oluşturmasını çok doğal karşılıyorum. yalnız izmir fen lisesi'nden mezun olmuş ve güzel üniversitelerin güzel bölümlerini kazanmış kişiler için bu korku önceliğini yitirmeli. çünkü çok büyük bir aksilik olmadığı sürece bu arkadaşlar üst-orta sınıf bir gelire ve yaşam tarzına kavuşacaklar. "ama kariyerleri için gerekenleri yapmazlarsa başarılı olamazlar" gibi düşünceleri duyar gibiyim. tecrübelerimden ve gözlemlerimden çıkardığım şöyle bir durum var: başarılı insanlar yaptıkları iş için çok motive çalışıyorlar ve yaptıklarından zevk alıyorlar. bu yüzden bu arkadaşlara benim tavsiyem "iş hayatında başarılı olmak için ne yapmalıyım?" sorusunu bir kenara bırakmaları. bu soru yerine "yapmaktan keyif aldığım ve yapmak için motive olduğum şeyler neler?" diye sormalarıdır. motive oldukları ve zevk aldıkları şeyler iş hayatındaki yönelimlerini de olumlu bir şekilde etkileyecektir. tabi ki korkularında bir eylemsizliği var. ortam ve koşullar değiştiğinde bir anda eski koşullardan kaynaklı korkuların etkisi değişmiyor.

müzik ve insan güdüsü

çağdaş drama derneği'nin salı söyleşilerinde bu hafta müzik dinletisi eşliğinde sanat ve insan güdüsü konusu işlendi. sanat'ın biyolojik kokeni ile ilgili bir sunu yapan dr. okan'ın söyledikleri ilgimi çekti. aklımda kalanları yazayım:

insanlık tarihinde sanat'ın yeri çok erkenden başlar. hatta bugünkü anlamıyla insandan (homo sapiens) önce sanat başlar. mağaralardaki resimler zaten bilinen bir durum ama beni 80 bin yıllık bir flüt kalıntısı gerçekten şaşırttı. dans ile müziğin ayrılması, ya da müziği dinleyen ile yapan'ın ayrılması daha yakın dönem tarih olgusu. yani ilkel toplumlarda herkes müzik yapar ve dans eder. müzik ve dansın konuşmayı öğrenmeden önceki döneme ait sosyalleşme ve iletişim yöntemi olduğu düşünülüyor. bu yüzden müzik ve dansın tarihsel olarak toplum için önemli bir işlevi olan içgüdüsel bir şey olduğu düşünülürken, günümüzde zevk için yapılan bir şey'e dönüştü.

müzik ve dans beyinde en çok yeri en yoğun şekilde aktifleştiren etkinlik. mutluluk hormonu endomorfin salgısını arttırıyor. müzik dinlerken beyin boşluk doldurma oyunu gibi bir sonraki ezgiyi tahmin etmeye çalışıyor. bir çalgının çalınmasını seyrederken, beynimizde o çalgıyı çalarken aktif olan yerler aktif oluyor. ritim ayrıyeten insanda güvenlik duygusu oluşturuyor.

27 Şubat 2008

memleketin çivisi çıkmış

cumhurbaşkanı, üzerinde acayip bir toplumsal tartışma olan türban konusunu, küzey ırakta akan kanın altına gizleyerek onayladı. bu yöntemi ve tarzı gerçekten de içine sindiriyor mu bu millet?

yök başkanı hukuki değerlendirmeleri beklemeden "hadi oldu bitti bu iş" diyerek hem bilim adamı şüpheciliğine yakışmayan bir taraftarlık hem de böyle önemli bir görevde pek az rastlanacak bir yöneticilik beceriksizliğini sergiledi.

"türkiye 100, teröristler 10" şeklinde bir değerlendirme basket maçına ait değil. buradaki her bir puan bir can. bunu demek ise bölücülük.

"keşke kimse ölmeseydi." demek bölücülük. "kimsenin ölmeyeceği yollar var mı?" diye sormak toptan vatan hainliği.

"devletin silahlı örgütlerle savaşması en doğal hak" demek toptan savaş yanlılığı.

"kahrolsun cumhuriyet" diye bağırarak insanları diri diri yakan kalabalığa hiç müdahale etmeyen güvenlik, grev yapan işçilere müdahalede çekince görmüyor. demek grevdeki bir avuç işçi, insanları diri diri yakan yobaz kalabalıktan daha tehlikeliymiş.

hala yabancı sermayenin etkin olmasını vatanın satılması olarak görenler var. mesele sermayenin yabancı ya da yerli olmasında değil de yerli olarak neler yaptığında değil mi? yani yerli sermaye ile yerli üretimin aynı şey olmadığını anlayamadılar gitti.

bütün türkiye kamuoyu, sırbistanın bölünmesinde en büyük sorumluluğun sırp milliyetçilerinde olduğunu düşünüyor. eee peki yerli milliyetçilere benzer yorumlar niye yapmıyorlar. tarhan erdem dışarda başka içerde başka konuşmak üzerine güzel bir yazı yazmış.

laik modern kesim hala bu milletin oyunu korkular üzerinden alacağını düşünüyor. yok bölünme korkusu, yok vatan satıldı korkusu, yok şeriat korkusu. hala milletin kavga değil huzur, korku değil umut, ideoloji değil ekmek istediğini anlayamadılar.

23 Şubat 2008

ya şeriat ya da darbe ikilemi

beklendiği gibi cumhurbaşkanı türban yasasını onayladı. anayasa mahkemesinden dönme riski büyük olsaydı onaylamazdı. bu durumda anayasa mahkemesinde bu yasa iptal edilmeyecek. bundan sonrası için neler düşünüyorum:
- bu tür problemleri çözmenin en sağlıklı yolu olan özgürlükçü, demokratik ve sosyal olan atılımlar yapma şansını kaçırdık ve çoğunluğun diktatörlüğüne doğru yol almaya başladık.
- artık yobazlık ve gerici dini yaklaşımlar daha baskın ve daha görünür bir şekilde kendini gösterecek.
- askerin müdahalesinden medet uman insan sayısı artacak.
- kamu görevlilerinde türban serbestliği gündeme gelene kadar bir darbe riski görmüyorum.
- toplumda yeni bir çatışma alanı kendini bazen şiddete varan bir şekilde hissettirecek.
- bugüne kadar siyasetten korkmuş ve uzak durmayı seçmiş modern orta sınıf siyasette gittikçe daha aktif olacaktır.

ya baskıcı, muhafazakar ve çatışan bir türkiye ya da darbe ikilemi kırılabilir mi? bunu aşmanın tek yolu türkiyenin gerçekten de laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olabilmesini sağlayacak bir hükümetin iktidar olmasıdır. iktidar olmanın yolu kalabalık olan fakirlerden oy alabilmekten geçer. devlet, belediye ve bağış kaynaklarıyla fakirlere yardım eden cemaatçi yaklaşımla rekabet etmek gerçekten zor. çağdaş kesim bu yarışta para ve insan sayısı açısından dez avantajlıdır. bunun yanında kalifiye insan kaynağı ve aç kalmamanın bir sadaka değil hak olduğu savunusu büyük avantajdır. büyük şirketlerin kaynaklarından beslenen fettullah benzeri okullarla ve yurtlarla baş edebilecek bir eğitim ağı oluşturulabilir mi? bu da zor geliyor ama birbiriyle iyi entegre olmuş çalışmalarla aşılabilir. dez avantaj çok olsa da çağdaş eğitim anlayışından gelen avantajlar var. mesela gençlere korku değil, katılımcı motivasyon aşılamak bir avantajdır. ya da kurallara uyan çok çalışkan müritler yetiştirmek değil de yaratıcı ve sosyal kişiler yetiştirmek bir avantajdır.

bunları gerçekten yapabilmek için de iyi entegre olmuş bir organizasyon ve hareket lazım. bugünkü orta sınıf bazı kalıplarını ve korkularını bir kenara atmadıkça tek bir hareket ve organizasyonda bir araya gelemez.

bakalım neler olacak. neler olacaksa hareketli olacak.

22 Şubat 2008

günün köşe yazıları

akp'nin ve erdoğan'ın söylemindeki bölücülük ve yıkıcılık anca böyle çıplaklaştırılır: akp'nin sırrı

hem herşeyden şikayet edip hem de oyumuz akp'den başkasına gitmeyecek demenin mantığı, psikolojisi, sosyolojisi nedir anlayabilmiş değilim. belki de yukarıdaki makale bunun yanıtıdır. elit semtler

korkunun cenderesinde sıkışan halkların vahşeti. biri türkiye biri almanya:
korkuyorum
türk düşmanlığı
bu da benden

tuzladaki göz yaşları. onca çözüm önerisinden denetlemeden bahsediliyor. herkesin kabul edeceği gibi kontrolsüz güç yıkıcıdır. bu durumda işveren'in karşısında dengeyi sağlayacak güç nedir? devlet sürekli olarak denetleme yapabilir mi? bence bu dengeyi sağlayacak güç ve otokontrolü sağlayacak mekanizma sağlıklı işleyen bir sendikadan başka birşey olamaz. bu durumda çözüm önerilerinde niye sendikalaşmaya değinilmiyor anlamıyorum. tuzla kanamaya devam edecek

bu tür kuralsızlıklar, çiğ davranışlar hangi grup ve zihniyet tarafından yapılırsa yapılsın midemi bulandırıyor. buna rağmen gittikçe siyasetin, politikanın yönteminin bu oyunları iyi yapabilmek olduğu bir ülkeye hapsoluyoruz. yök başkanından ince oyun

16 Şubat 2008

film gibi bir hayat, tutarlı bir yaklaşım

film gibi bir hayat, muhteşem bir anlatım. öyle bir hayat ki birçok şeyi yüzümüze vuruyor. mesela filler dans ederken nasıl da çimenlerin ezildiğini, bizden çok uzaktaki acıların, haksızlıkların, yoklukların nasıl da bizlere bir hançer olabileceğini, ve daha neler. ayrıyeten bu yazı terörü önlemek konusunda sosyal devlet ve sahipsiz çocuklara vurgunun ne kadar da haklı olduğunu da sergiliyor. mustafa hakkında herşey.

türbanlı 150 kadından bir bildiri. bence oldukça önemli. çözüm için asıl yolu gören ve işaret edenlerin her kesimde yer aldığını gösteriyor. biliyorum büyük ihtimal etkili olamayacaklar. çünkü onların siyasi temsilciliğine soyunmuş kimseler ve de din üzerinden cemaatleşen önemli bir kesim bu kadınların dürüstlüğünden ve tutarlılığından çok uzaktalar. olsun yine de benim için umut verici bir haber. herkese özgürlük.

ekonomin düzgün dönmüyorsa, özgürlük te anlamını yitirmeye başlıyor. hadi ya bırakalım şu tartışmaları da ekonomi nasıl düzelir, insanlar nasıl aç ve açıkta kalmaz, eğitim nasıl herkese ulaşır falan tartışalım.

15 Şubat 2008

gidişat özgürlük değil çoğunluğun diktatörlüğüdür

türban konusunda iyice bir netleştim. olacak olan özgürlük değil çoğunluğun diktatörlüğüdür. yani tek tipe özgürlük geri kalana baskı. bu ülkede dini siyasete bulaştırmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini, aşırı uçların aslında çok ve etkili olduğunu görmek için sivas katliamına bakmak yeterlidir. eğer aşırı uçlar etkisizse nasıl oluyor da on binlerce insan toplanıp onlarca insanı diri diri yakıyorlar. nedeni de sadece ve sadece inançlarının farklı olması.

üstelik şu anda üniversite öğrencilerinin saçlarını örtmesi yasak değil. bu konuda hassas olanların çoğu peruk takarak derse giriyor. yani saçlarını örtebiliyor ama türbanla değil. kadınların saçlarının örtülmesine inanan biri için peruk takmanın incitici olacağını kabul ediyorum ama amacına ulaşıyor. bu arada kadınların saçlarının örtülmesini savunmak ta gerici bir yorumdur. neden mi gerici sonuçta çağımıza uymayan, kadını baskı altına alan ve kapatan bir zihniyet.

ertuğrul özkök'ü hiç ama hiç sevmem. görüşlerini de pek beğenmem. yalnız bu yazısı oldukça doğru tespitler içeriyor. bu işi siyasetçiler çözemez

savunulan görüşlerin iç çelişkilerini güzel sergilemiş: özgürce giyinerek okumak.

akp hep bu taktiği uyguladı. önce sizleride tatmin edecek çözümler bulacaz diyerek oyaladı sonra bildiğini okudu. erdoğan cumhurbaşkanı adayı seçilirken sürpriz olacak dedi apdullah gül seçildi. bu nasıl sürpriz anlamadım. seçimlerden sonra herkesi tatmin eden çözümler bulacağız, şaşıracaksınız dedi, gene apdullah gül seçildi. neresine şaşıracağımızı anlamadım. şimdi gene aynı taktik yok apdullah gül herkesi tatmin edecek şekilde davranacakmış. yapmayın, inanmayın, artık bu oyuna gelmeyin. cumhurbaşkanının açmazı

bu olaylar istisna olmayacak. zorbalık manzaraları

laiklik gerçekten tehlikede: laiklik izleme komitesi

akp'ye güvenilemeyeceğini çok güzel ortaya koymuş: mhp uyanıyor mu?

bu arada küçük ölçekli şirketler "kriz başladı, daha ne kadar dayanırız bilemiyoruz" diye bağırıyorlar duyan yok. biz ise ülkeyi nasıl gereriz, nasıl bir iç savaş çıkarırız diye konuşup duralım. zaten kürtlere yapılan aşırı baskıların sonucu bir iç savaş yaşadık ve yaşıyoruz. şimdi de başka bir konuda savaş çıksın.

14 Şubat 2008

inanç özgürlüğünün sınırı yok mu?

inanç özgürlüğünün sınırı yok mu? yarın türbanlılar bizim inancımız erkeklerle aynı sınıfta ders işlemeyi günah sayıyor derse özgürlük olsun diye sınıflar mı ayrılacak. babalar ben inancım gereği kızlarımı erkeklerle aynı sınıfta okutmam derse okullarda inançlı aile kızlarına ayrı sınıf mı açılacak? inanç gereği erkek hastaya erkek doktor, kadın hastaya kadın doktor mu verilecek? özgürlüğün sınırı yok mu?

işyerlerinin ve devletin kılık kıyafette herkesin uyacağı kurallar koyması her zaman için birilerinin inanç özgürlüğünü kısıtlamak değil mi? mesela hz muhammed gibi sakal bırakmak istiyorum beni engelleyemezsiniz diyen biri de kendince haklı değil mi?

inancında namaz olmayan alevi çocuklarına ilkokulda namaz öğretilmesi başın açık olmasından çok daha acımasız, daha kabul edilemez bir inanç baskısı değil mi?

laiklik herkesin uyacağı kuralların, dini gereklere göre değil de toplumsal uzlaşının ve çağın gereklerine göre düzenlenmesi değil mi? bugün örtünme biçimi üzerindeki tartışma dini gerekçelere göre kuralları düzenlemek değil mi?

günün köşe yazıları

tuzladaki tersanelerde 16 ayda 15 işçi öldü. tersane sahibi, mhp milletvekili: ölümler dünya normlarında, merak etmeyin.

tesanede biyolojik sınırlar aşıldı: ölümler neden

kızlarin etekleri kısa diye bacaklarına asit atıldı. bu iran değil, afkanistan değil, suudi arabistan değil türkiye'de yapıldı. tabiki bunlar münferittir ama sonuçları toplumsaldır. artık kadınlar etek boyları hakkında bir korkuya daha sahip olmuşlardır. kızlara asit

4 Şubat 2008

türban ile hak ve özgürlükler

bütün dünya yaklaşan ekonomik krizde ne yaparız nasıl yaparız da ayakta kalırızı tartışıyor. amerika'nın, avrupa'nın, çin'in ve diğer bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin şu anda temel derdi bu ekonomik krizi atlatabilecek önlemler almak. ne mi olur önlem almazsak. milyonlar işsiz ve aç kalır. mal ve can güvenliği çok ileri boyutta tehdit edilir. eee biz ne yapıyoruz. her yerde türbanı tartışıyoruz. bu konu milyonların aç kalıp, sefalete sürüklenmesinden daha mı önemli? üstelik üniversitelerde türban serbestliğinin toplumu ikiye böleceğini, üniversiteleri nerdeyse 80 öncesi düzeyinde siyasi çatışma alanı yapacağını görmek için müneccim olmak gerekmiyor. buna rağmen hemen hemen heryerde türban tartışılırken, (bu da akp ve mhp'yi türkiye'nin ekonomik krize hazırlıksız girmesinin suçlusu yapıyor) "bu konu önemsiz, asıl meselemiz bu olmamalı dolayısı ile bu konuda bir tarafım yok" demek pek akıl karı değil. o zaman ya üniversitede serbest olmasından yana olacaksın ya da olmayacaksın.


ben üniversitelerde serbest olmasından yanayım. bu işi bir üniversite öğrencisinin siyasi, dini ve etnik aidiyetini rahatlıkla ifade edebilme hakkı olarak görüyorum. gençler üniversitede siyaset yapmayı öğrenmeye başlamayacaksa nerede başlayacak? yalnız kesinlikle kamudaki görevliler için serbest olmasının karşısındayım. devletin hizmet alanlara ayrım yapmamasını savunuyorum. bunun için de devletin hizmet verenlerinin belli bir siyasi, dini, etnik aidiyet sembollerini taşımalarının yasak olması gerektiğini düşünüyorum. bunun başlıca nedeni de toplumun kanlı kavgalara ve çatışmalara sürüklenmemesinin bir ön koşulu olarak devletin vatandaşa eşit uzaklıkta durabilmesi gerektiğini düşünmem. eşit uzaklık içinde siyasi, dini, etnik aidiyet sembolleri hizmet veren için yasak olmalıdır. bunun yanında hizmet alan ister türbanlı, ister türkçe bilmeyen bir kürt, ister bir eşcinsel,... vatandaş olsun devlet ona en iyi şekilde hizmetini sunabilmelidir. yalnız ilk ve orta öğretimde de turban yasağı devam etmeli. hatta imam hatip liselerinde okuyan kızların neden başı örtülü. onların da açık olmalı.


akp'nin bu işi hak ve özgürlük meselesi olarak gördüğünü de hiç zannetmiyorum. eğer hak ve özgürlükler konusunda duyarlı olsalardı alevilerin cemevlerini tanırlardı. ukala bir şekilde alevilere "aslında siz yanlış biliyorsunuz, sizin ibadet yeriniz de camidir" demezlerdi. bence onlar isteyenlerin başlarını örtebilmesini savunmuyorlar, herkesin başını örtmesini savunuyorlar. malatya'da inönü üniversitesinde her iki senede bir kişi ramazan ayında oruç tutmadı diye öldürülüyordu. sokakta kot pantalon giyiyor diye kızlara sataşmalar ve tacizler oluyordu. böyle bir ülkede başı açıklara baskı olmayacağını düşünmek pek mantıklı değil. başı örtülü kadınlar, bir kadının saçını örtmemesini sanki namussuzlukmuş gibi alglıyorlar. işte bence dini yönü ağır bir çok insan (özellikle de türban takacak kadar uçtakiler) başka yaşam tarzlarına karşı pek hoşgörülü ve saygılı değiller.


sonuç olarak diyeceğim özellikle kadınlar olmak üzere bütün türkiyelileri din bahanesiniyle yapılan baskılara karşı bir mücadele beklemektedir. eee buna rağmen neden üniversitelerde türbana evet diyorum. hem bir üniversitelinin kendi rengini belli ederek yaşayabilmesi gerektiğini düşünüyorum hem de dini baskılara karşı mücadele kurtarılmış bazı bölgelerde rahat yaşayarak yapılamaz. batısıyla-doğusuyla, kenarıyla-merkeziyle, fakiriyle-zenginiyle herkesin baskıdan uzak ve rahat yaşayabileceği bir mücadele yapılmalıdır. herkes için hak ve özgürlük, rahat yaşam savunusuyla biryerlere gelebiliriz. fakirler, çalışanlar, kadınlar, aleviler, kürtler, türkler, sünniler, azeriler, şiiler, ... anca o zaman seçimlerde iktidara gerçekten de çağdaş, demokratik, hak ve özgürlüklere saygılı bir hükümet geçebilir. ancak o zaman türkiye bir bütün olarak modern ve çağdaş seviyeyi yakalayabilir.

muhteşem bir görsellik: PicLens

işyerinde onur beni muhteşem bir firefox (internet arayüzü için hala iexplorer kullanıyorsanız firefox'a geçmenizi tavsiye ederim) eklentisi olan PicLens ile tanıştırdı. nasıl kullanıyoruz piclens'i bir örnek vereyim.

1- PicLens'i kuruyoruz. eğer firefox'tan bu sayfaya bağlanırsanız, orada "install now" yazan yeri tıklamak yeterli.
2- google gorsellere giriyoruz.
3- aranacak kısma "scarlet johanson" (kadınlar "brad pitt"i tercih edebilir) yazıp, gösellerde arayı tıklıyoruz. karşımıza aşağıdaki sayfa geliyor.


4- bu sayfada fare imleci ile bir fotoğrafın üzerinde bekliyoruz. o fotoğrafın sol alt köşesinde "çal" düğmesi görülüyor. "çal" düğmesinden anlaşılacağı gibi ben ikinci fotoğrafta bekledim. o çal düşmesine bastığımızda aşağıdaki görüntü geliyor:


5- bu sayfada google görsellerde arama sonucu gelen bütün fotoğrafları görüyoruz. farenin sol tuşuna basılı tutup sola doğru hareket ettirince bu fotoğrafları üç boyutlu bir sergideymiş gibi görüyoruz. yani aşağıdaki gibi görüyoruz:


6- bir fotoğrafın üzerini tıklarsanız, o fotoğraf hem büyüyor hem de daha iyi çözünürlükte geliyor. böylelikle aşağıdaki gibi bir görünüm geliyor:


7- bundan sonrası gönlünüzce eğlenmeye kalmış. sağa gidin, sola gidin, fotoğraf seçin, büyültün küçültün... ben çok sevdim bu yazılımı. çok keyifli. internetteki görüntüleri sizin için bir sergiye dönüştürüyor. tıklayın, sergiler ayağınıza gelsin.


1 Şubat 2008

hem sinirleniyorum hem para veriyorum

türk telekom ilk özelleştiğinden beri böyle bir tekeli nasıl olur devlet kendi eliyle özele devreder deyip dururum. telekomda çalışan bir mühendis biz uyarmıştık dedi ama ulaştırma bakanı "rakipsiz olur mu? turkcell falan var." demiş. tabi bu noktadan sonra diyecek birşey yok.

gelelim benim bu tekelden şikayetlerime:

öncelikle internet servisi çok pahallı.

yeni ev için iki hafta önce adsl başvurusunda bulunduk. ttnet arızalarından dolayı hala internete bağlanamadım.
hadi bu iki haftada sorun benden mi kaynaklanıyor türk telekomdan mı diye uğraştığım zamanı ve sinir harbini bir kenera bıraktım diyelim. arayıp ben bu iki hafta ucreti ödemek istemiyorum dediğimde adam diyecek ki "maalesef öyle bir uygulamamız yok". bu durumda hakkını aramak için dava açman lazım ki ben uğraşmam veririm parasını. türk telekom tekel olmasaydı ben derdim ki "tamam beyefendi kapatın benim hattımı ben evrensel telekom'dan açtıracam".

ayrıyeten ttnet sorunları için 444'lu numarayı arıyorum. her aradığımda bütün operatörler dolu olduğu için en az 4 dakika beklemem gerekiyor. eee bu 4 dakikanın ücreti de türk telekoma gidiyor. yani hem geç cevap verdikleri için sinirleniyorum, hem de bu yüzden adamlara daha çok para veriyorum. şaka gibi ya!