30 Nisan 2008

o kötü his (duygusal akıl 4)

yönetilmesi zor duygulardan biri de kaygı. evhamlı kişilikler vardır. biri yarım saat geç kalsa öldü zanneder. uçağa binse düşeceğinden emindir... tabi böyle olmayınca kaygı denen kavramla ilgilenmek gereksiz diye düşünüyordum. kaygı hakkında birşeyler okudukça şaşırdım. arasıra nedensiz yere içimizde kötü bir his olur. işte o his bu kaygının eseriymiş. ayrıyeten sıcak basması, konsantrasyon bozukluğu, bel ağrısı, boyun ağrısı, uyuyamama, erken uyanma, çabuk öfkelenme, yorgunluk, kalbinin sıkışması ve bilimum etkisi oluyormuş. gerçi düzgün beslenme bin bir etki, düzenli uyuma bin bir etki, spor yapma bin bir etki oluyor. diyeceğim abartmamak lazım. buna rağmen kaygı olayı üzerine değinmeye değer. sınav, iş, evlilik, baba olma, ayrılma, taşınma falan filan bir sürü şey var kaygılanacak.

kaygı bir heyecandır. yüksek enerjili bir duygudur. tehlikeye karşı hazırlık yapmamızı sağlar. kaygı bizim önemli konulara odaklanmamızı sağlar. kaygılı kişiler toplumsal olarak maceracıları dengelerler. bizi akıllıca yönlendirmediği noktalarda müdahale etmek lazım. mesela sırf kaygı ağır geldiği için kaygılanmamak için önemli konulardan vazgeçebiliriz. başka bir örnek sevgilimizin, annemizin telefonda sesi biraz soğuk gelse kötü birşey oldu hissine yoğunca kapılmak. öfke nasıl kendi kendini yükselten düşünceler ile coşuyorsa kaygı da öyle ele geçiriyor vücudu. doğru gibi gelen düşüncelerle coştukça coşuyor.

kaygılı kişilik üzerine güzel bir örnek duygusal zeka kitabında geçiyor. bu kişiye bir dakika boyunca tasalarını anlatmasını istiyorlar. cevap şöyle:
bunu doğru yapamayabilirim. O kadar yapmacık olur ki, asıl sorunu göstermeyebilir, oysa bizim asıl sorunu bulmamız gerekiyor... çünkü asıl sorunu bulamazsak, iyileşemem...

Kaygıyla nasıl baş edebiliriz. öncelikle kaygıyı tanımak ve vücudumuzdaki, düşüncelerimizdeki yansımalarını yakalamak lazım. yakaladığımız an, vücuda gönderdiği acil durum sinyallerini yatıştırmak için gevşeme engersizleri yapılabilir. örnek olarak nefes alma, gerinme, sıkıp sıkıp gevşeme gibi egzersizler var. daha sonra kaygıyla beraber hareket eden düşüncelere meydan okumak gerekiyor. kaygılandığımız şeyi ve çözmek için atabileceğimiz adımları yazıya dökebiliriz. yazıya dökmek başlı başına yatıştırıcı bir etki yapıyor.

kaygılı bir yakınımız varsa kaygının esiri olmamaya özen göstermek kaydıyla ona karşı güvenilir olduğumuzu göstermek faydalı oluyor. zor kişiliklerle yaşamak kitabında aşağıdaki test var. bu test kendimizdeki kaygıyı tanımamıza yardımcı oluyor.

sıkıntıları düşünmek sık sık uyumama engel olur.
bir trene yetişememe tehlikesi yüreğimi oynatır.
herşey için çok endişelendiğimi söyleyen bir sürü insan var.
yükümlülüklerimi her zaman ve erkenden yerine getiririm (fatura...)
beklediğim kişi gecikirse, kaza geçirdiğini düşünmekten kendimi alıkoyamam.
randevu, tren tarifeleri gibi şeyleri iki kez kontrol ederim.
iş işten geçtikten sonra, her zaman çok önemsiz olaylar için endişelendiğimi fark ederim.
bazen, gün içinde sakinleştirici almaya kendimi zorunlu hissediyorum.
ani, baklemediğim olaylar karşısında çarpıntım tutuyor.
bazen, nedenini bilmeden kendimi gergin hissediyorum.

kaynaklar
duygusal zeka
zor kişiliklerle yaşamak

1 mayıs ve anket

1 mayısta işçi örgütlerinin isteğine rağmen taksime izin vermemenin sonucu nedir? en başta haksızlıktır. binbir şey için taksimde etkinlikler düzenlenirken güvenlik sağlanabiliyor da işçiler örgütlü bir halde 1 mayısı kutlarken mi güvenlik sağlanamıyor. bunun haricinde de provakatorlerin ekmeğine yağ sürmektir. en son olarak da güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmektir.

internet gazeteciliği sayesinde tartışma yaratan konularda anket yapmak moda oldu. özellikle tartışma yaratan konularda çoğunluk ne diyor diye niye bakılıyor? çoğunluk desteğinden dolayı haklılığını ispatlamak için. bu bence oldukça yanlış bir yol. özellikle tartışma yaratan konuların çoğunluğa göre değil, evrensel ilkelere göre incelenmesi daha sağlıklı olur.

zaman gazetesi çoğunluk tarafından hükümete onay çıkacağını bildiği her olayda anket düzenliyor. 1 mayısı taksimde kutlamak gibi tartışma yaratan bir konuda ise anket düzenlemiyor. şu anda futbolda kim şampiyon olacak anketi var. hürriyet'te yapılan 1 mayıs anketinde çoğunluk izin verilmeli diyor. zaman gazetesinin okurları bu şekilde bir taraftarlığı fark ediyorlar mı diye çok merak ediyorum.

24 Nisan 2008

yeni bir parti geliyor

chp'de deniz baykal'ın kaybedeceğine kimse inanmıyor. buna rağmen baya kalabalık bir kesim belki bir sürpriz olur diye bakıyor. chp'de lider değişse de birşey değişmeyecek diyenler de var. ben de öyle düşünüyorum. bu umutsuzluk ortamında neden chp içinde adaylar var ve canla başla çalışıyorlar? il il geziyorlar. meral tamer bu yazında hepsinden bahsetmiş.

ismet berkan yazısında chp yerine aranacak partinin özgürlükçü sol, sosyal demokrat olması gerektiğini belirtmiş. tarhan erdem de chp'den birşey beklenmez diyerek durumu en sert şekilde ifade etmiş. genel olarak bir siyasi partiden bekledigim cok sey basit dusunmek yazimda. bugün bir parti kursam 4 temel ayağı olur bu partinin. bu ayaklara eşit derecede sıkı sıkı sarılır bırakmam. nedir bu hayali partinin ayakları:

ekonomi:
ekonomiden anlayacak. ekonomiyi düze çıkarır dedirtecek. ekonomiden anlamayan partiden birşey olmaz. yeni patronlar oluşmasını yani yeni iş sahaları açılmasını sağlayabilecek.

paylaşım: hem işsizlik içindeki fakirlere ve hem de sendikalı çalışanlara temas edecek. onlara ulaşan ve onlarla beraber onların problemini çözen bir parti olacak. aç ve açıkta kalmamanın her vatandaşın hakkı olduğunu onlara hissettirecek ve bunu sağlayabileceğini gösterecek.

kürt sorunu: kürt meselesinde özgürlükçü olacak. kesin bir hedefi olacak: 5 sene sonra bir daha kabarmacasına terörü marjinalize etmek. bunu yapabileceğine inandıracak.

örgüt: halkla sıcak teması olan tutkulu ve çalışkan bir örgütü olacak. evlerine yemeğe gidecek. aile içi eğitime katkı sağlayacak. çocuğu, kadını ve erkeği partiyi arayıp yardım isteyebilecek.

bir öngörüde bulunayım. yeni parti kurma çalışmaları chp'nin kurultayını bekliyor. bence umut oran'ın da asıl hedefi deniz baykal'ı yenmek değil. bu kurultaydan sonra hareketlenecek yeni parti çalışmasının lideri olacak. yeni parti çalışmasına hazırlık olsun diye bu yarışta.

ayakkabı sevdası

kumaş pantolon altına giyilebilecek bir tane ayakkabım var. geçen suat'ın düğününden önce kızılayda boyatma fırsatım oldu. eski gima'nın ikinci katında merdiven çıkışında bir ayakkabı boyacısı var. tavsiye ederim. ayakkabı boyanırken ayağın titreşimli ayak masaj makinesinin üzerinde bekliyor. boyacı da oldukça işine sevdalı. benim ayakkabının boyasız halini görünce aniden "abi sen ne yaptın buna" dedi. ben de "düğünden düğüne giyiyorum, pek boyatmaya fırsatım olmadı" dedim. adamdan sinirli bir şekilde cevap "çok güzel çok güzel". bunun üzerine çok sinirlendi. benimle hiç konuşmadı. bir ayakkabıya bu acıyı nasıl çektiririm diye içinden kendini yiyip durdu. yüzüme bile bakmadı. ben de utancımdan başım önde eğik bekledim. işte öyle tutkulu bir boyacı.

22 Nisan 2008

öfkene kulak ver ama kölesi olma (duygusal akıl - 3)

duygusal aklın ikinci maddesi duygularımızı yönetebilmek. başka bir deyişle tutkularımızın kölesi olmamak. belki de yönetilmesi en zor duygu öfkedir. zen rahibinin cehennem nedir sorusuna verdiği cevap öfkeydi. gerçekten de öfkenin boyunduruğunda iken mutluluk en uzak duygudur. içimizi cehennem ateşi yakar. kendimizi ve çevremizi yakıp yok edecek enerji kalbi ve kasları zorlar. öfkenin kontrol edilememesi hem kendimize hem de çevremizdekilerle ilişkimize fena zarar verir. bu cehennem nereden çıkmış, ne işimize yarar, nasıl oluşur, bize neler yaptırır, nasıl kotrol edilebilir...?

uydurma bir iki küçük öfke diyaloğu yazayım. konular tam "incir çekirdiğini doldurmaz" nitelikte. tam tersi bir etki ile bu tartışmaların sonunda ise ilişkilere kalıcı zararlar gelebiliyor. hatta kızıp, kavga edip bütün ilişkisini bitirenler bile var. nasıl oluyor da insan bu kadar aptallaşıyor?

- hey be canım körmüsün gözünün önünde
- ne biçim konuşuyorsun, körsem körüm sanane
- tamam be sen ne biçim konuşuyorsun yardım edelim dedik
- siktir git başımdan istediğim gibi konuşurum


başka bir örnek:

- bence hakan şükür kesin kadroda yer almalıdır
- hadi ordan, adam hiç bir işe yaramıyor
- çok işe yarıyor, çok iyi futbolcu
- olur mu son maçlarda şunlar oldu
- sen ne anlarsın futboldan
- senden daha çok anlarım


öfkelenince ne olur?
kalp hastası oluruz, tansıyon hastası oluruz. çevremizdekileri kırarız. kendimizi kırarız. öfkeyi arttırıcı düşünce silsilesi başlar. "hep böyle yapıyor", "haddini bildirmezsem tekrar yapacak", "bunu bana nasıl yapar", "kendini ne zannediyor", "bunu onun yanına kar bırakmayacağım". vücut savaşa hazırlanır. kaslar kasılır. yüz korkutucu ifade alır. titremeye başlarız. hemen aşırı tepki verecek şekilde uyarılmış halde bekleriz. mantık kaybolur ve gözümüz kararır. karşımızdakini öldürebilecek kadar aptallaşırız hem de? trafikte silah çekip öldürme buna örnek.

öfkeli bir insanla nasıl yaşanır?
konuşurken karşımızdaki kişi öfkelendiyse ne yapmalıyız? öfkeli kişi mantıklı düşünemeyeceği için öfkenin yatışmasını bekleyebiliriz. öfke ortadan kalktığında şikayetlerimizi suçlamadan aktarırız. öfkeliyken söylenen sözlerin mantık dışı olduğunu kabul ederiz. yalnız öfkeli kişinin o sözleri söylemesinin sorumluluğunu taşıması gerekiyor. yani özür dilemeden öfkeliydim doğal karşıla demek bana mantıklı gelmiyor. peki iki kişi birden öfkeli bir mizaca sahipse ne olur? iki kişi arasında bir öfke döngüsü oluyor. ahmet öfkeleniyor. mehmet ahmet'in öfkesini tehdit algılıyor ve öfkeleniyor. ahmet bu durumda daha çok öfkeleniyor. tabi mehmet de. bunun sonu kötü. iki öfkeli insan aynı gemide taşınmıyor. peki nasıl iki öfkeli insan bir arada yaşayabilir. ikisi de öfkeli olduğunu ve öfkenin her koşulda birbirine zarar verdiğini kabul edecek. ikisi de kendi öfkesini kontrol etmeyi öğrenirken karşıdakinin öfkesine özen gösterecek. biri öfkelendiğinde diğeri döngüye girmemeye özen gösterecek. karşıdakinin düşüncelerine karşı çıkarken özenle konuşacak. eleştirirken suçlamamaya dikkat edecek. sadece birinin öfkeyi kontrol etmesi ve karşıdakini yatıştırması yetmez. çünkü öfkeli bir insan tamamen bu özelliğinden kurtulamaz. patlama eşiğini yükseltebilir ve yatıştırma tekniklerini öğrenebilir. öfkenin sonraki düşüncelerini etkilememesini başarabilir. ne yazık ki tamamen mülayim bir adam haline gelemez. bu durumda iki kişi birden öfkeli ise birbirlerinin bu özelliğine dikkat edecekler. o anlarda bir döngüye girmemeye özen gösterecekler.

niye öfkeleniriz?
arabayla giderken birinin önümüze kırması, haksızlığa uğramamız, bize saldırılması, eleştirilmemiz öfkemizi uyandırır. bu tür durumlarda öfke kendimizi korumak için açığa çıkıyor. bir de istediğimiz birşeyi alamadığımızda öfkeleniyoruz. bu türe örnek çocuklar dersi anlamadığında sinirlenen öğretmen, su getirmemizi istediğimizde getirmeyen sevgiliye karşı öfkeyle elindekini fırlatan sevgili, bir fikir ayrılığında karşı tarafı ikna edemediğinde öfkelenen kişi bu tarz öfkeye örnektir. bu tür öfke kendimizi korumaktan daha çok çevremizi kotrol etmek için çıkıyor. belki çevremizi kontrol etme çabamızın kökeni de kendimizi korumaktır. daha önceden öfkelenmiş ya da yorulmuş kişinin tahammülü azalır ve daha çabuk öfkelenir.

öfke sonradan mı öğrenilir?
öfke duygusu insanın en temel duygularından. bir bebek aç kaldığında, kendini güvende hissetmediğinde, uykusuz olduğunda, canı yandığında... öfkeyle ağlar. bizler gerek yanlızlığını sarılarak, gerek açlığını doyurarak, gerekse acısını gidererek yatıştırırız onu. acısını geçiremiyorsak dikkatini başka şeye yöneltmeye çalışırız. istediği şey verilmeyen çocuklar da (çocukça bencilliği şiddetle bastırılmamışsa) öfkelenir. öfkeyle yanındaki kişiye zarar vermeye çalışır. zaten annesine ve babasına zarar verecek (yani onları öfkelendirecek) hamleleri iyi bilir ve bunları uygular. yani öfke hep vardır. önemli olan onu yönetebilmek.

öfkeyi içe mi atalım yoksa patlayalım mı?
öfkeye karşı üç ana yöntem vardır. biri öfkeyi içimize atmak. diğeri öfkeyi dışa vurmak yani patlamak. sonuncusu ise onu kontrol etmek. öfkeyi içimize attığımız zaman kendi kendimizi yeriz. vücudumuzda hastalıklar olur. psikolojik sağlığımız zarar görür. karşı tarafa patlamayan bütün zarar verme enerjisi bize patlar. genel kanı öfkeyi dışa vurmanın kişiyi yatıştırdığıdır. araştırmalar öfkeyi dışa vurmanın kişiyi yatıştırdığı hissi verse de öfkeyi geçirmediğini gösteriyor. hatta öfkeyi dışa vurdukça daha öfkeli bir yapıya geçiyoruz. yani cehennemin bizi ele geçirmesine ne kadar izin verirsek, bir dahaki sefer o kadar kolay bizi ele geçiriyor. bir de öfkeyle patlamanın karşı tarafa zarar vermekten başka bir faydası yok. hele sevdiklerimize patladıysak sonra da bir de zarar verdiğimiz için suçluluk hissediyoruz. bir de öfkeyi kusmak sağlığımızın olumsuz etkilenmesini engellemiyor tam tersine kalp ve tansiyon hastalıklarını azdırıyor. diyeceğim ne içimize atalım ne de patlayalım.

öfke nasıl kontrol altına alınır?
ilk yapılacak iş yangına körükle gitmemek. öncelikle ateşi alevlendiren düşüncelerimizden kurtulmak gerekiyor. bu düşüncelerin genel geçer olmadığına, doğru olmadığına, öfkeyle çarpıtılmış düşünceler olduğuna kendimizi inandırmak gerekiyor. bunun için cesaretle kendi düşüncelerimizin üzerine gitmek gerekiyor. o düşünceleri yazıp sonra da çürütmeye çalışabiliriz. kullanılabilecek birkaç düşünce kalıbı şunlar olabilir: hep ve asla geçen cümleler yanlıştır. çevremizdeki olayları kontrol edemeyiz. olan olmuştur, geçmişi değiştiremeyiz. asıl amacım ne? hareketlerim mutluluğuma katkı sağlıyor mu? eğer bunu yapamıyorsak en azından başka bir konuya odaklanarak bizi kızdıran düşünce döngüsünü kırabiliriz. öfkenin vücudumuzda oluşturduğu enerjiyi egzersizle boşaltarak da rahatlayabiliriz. yalnız bu egzersizler sırasında da düşüncelerimizi kötü döngüden kurtarmamız gerekiyor. yalnız öfke geçtikten sonra yaşananları unutmamalıyız. yoksa tekrar yaşanacaktır bunlar. olayı inceleyip, bizi neyin sinirlendirdiğini bulmamız gerekiyor. bu sinirlendiğimiz şeyde gerçeklik payı varsa bu problemi çözmeliyiz. eğer gerçek dışı alınganlıklarsa bu alınganlıklardan kendimizi kurtarmaya çalışmalıyız.

öfkeyle yapılan konuşmalar ve davranışlar aptalcadır. öfkeli bütün sözlerim için yürekten bir pişmanlıkla özür diliyorum. öbür yandan öfkenin ne söylediğini gerçekten anlamak sahici bir yaşama ve ilişkiye enerji katacaktır. öfkelendiysek birşeyden dolayı kendimizi korumaya çalışıyoruzdur. neden korunma ihtiyacı hissettik? öfkene kulak ver ama kölesi olma.

bu yazıyı yazarken aşağıdaki kaynaklardan faydalandım. eğer ikna olamadıysanız ya da daha ayrıntılı bilgi istiyorsanız kanyaklara bakmanızı tavsiye ederim.
duygusal zeka
öfke
öfkenin anatomisi
öfkeyi yenmek

19 Nisan 2008

şiddet

ne yazık! bugün gündem şiddet. bir süre önce tecavüze uğrayarak öldürülmüş italyan sanatçı pippa'dan ya da üniversite öğrencilerini öldürmek için ateş eden ülkücü provakatörden bahsetmiyorum bile. şiddet her yerde her an artmaya başladı ya da biz yeni görüyoruz. ülkeyi yönetenlerin çözmesi gereken ve çözebileceği tehlikeli bir durum bu.

kamer genç'e saldırıyı ilk duyduğumda "bir iki milletvekili kavga etmiş" gibi düşündüm. sonradan öğrendim ki 40-50 kişilik akp'li milletvekili grubu adama öldüresiye saldırmışlar. inanılması zor bu olaya chp'li ve mhp'li vekiller de tanıklık yapıyor. o sırada meclis tv'nin yayınını da durdurmuşlar. işin daha da ürpertici kısmı ise başbakanın kamer genç'i suçlu bulması. çoğunluk baskısı, harekete geçmiş cehalet, şiddetin çoğunluk tarafından yöntem olarak benimsenmesi,... bunlar korkutucu şeyler. zaten başbakanın çakı taşıması ve bunu göstermesi de başlı başına sorgulanması gereken bir olay. şiddet uygulayan genç'miş

kamer genç olayı laik kesimi taraftarlıkla suçlayan islami basının durumu için bir turnusol kağıdı. islami liberal sitelerde bu konuya değinilmezken, haber zaman gazetesinde aşağıdaki şekilde geçiyor. bu nasıl bir habercilik anlayışı. mecliste 40-50 vekil bir vekile saldırsınlar, suçlu o madur vekil olsun. her olayda kendini ele veren çok ilginç bir demokrasi anlayışı var bu kesimin.
Meclis'te Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a hakaret ederek arbede yaşanmasına sebep olan Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç dün kendisini savundu
bir grup ülkücü genç beyoğlunda 18 yaşında bir genci 17 yerinden bıçaklayarak öldürmüşler. nedeni ise yan gözle bakmak. yetkililer ne zaman ülkü ocakları ile ilgili bir önlem alacaklar. yan gözle bakmak

tuzla'da göz göre göre bu kadar işçinin ölmesine ne demeli? bu durum yaşam koşullarının ve çalışma koşullarının içindeki şiddet/zorbalık değil mi? yetkililer bu zorbalığa ne zaman dur diyecek? utanıyoruz diye yürüyor gençler

inanılması gerçekten güç. başbakan, cumhurbaşkanı ve onca bakan sadece ve sadece çalık grubu kar etsin diye mi ziyaret ettiler katar'ı? hükümet katar'ı neden bu kadar seviyor

bir polis müdürü bir otelde eşini aldatırken yakalanmış. bundan dolayı polis müdürü hakkında idari soruşturma açılmış. devletin ne hakkı var bunu yapmaya. adam eşini aldatmış. bu durum aile içindeki bir meseledir ve bu durumun yanlızca boşanma davasında etkisi vardır. eşi isterse bundan dolayı tek celsede ve bütün haklarını koruyarak boşanabilir. devlet hangi hakla eşini aldatıyor diye bir çalışanı hakkında soruşturma açabilir. anlayabilmiş değilim. polis müdürüne baskın

16 Nisan 2008

sıkışmışlık

bugün bir tek ece temelkuran okumak yeter. 301'in yeni hali neden eskisinden farksız? yoksullar nasıl sıkışmış? bizler nasıl sıkışmışız? neden italyan gelinde hata buluyoruz? sıkışmışlık

artık akp karşıtı odak olmak kapatma nedeni sayılıyor. akp'ye açılan kapatma davasına karşı arslan demokrat kesilen kesim, bu konuları da sahiplense ya. içlerinden azınlık olsa da sahiplenebilecekler var. ne yazık ki ana akım onları yutar. akp karşıtı odak olmak

ihl'lerde okullarımızdan birileri. bu iktidar döneminde 23 nisanda çocukları temsil etmesi için hep ihl'den adam seçilmesi ne demek? ya hem biz türkiye'nin partisiyiz diyorlar hem de her fırsatta kör göze parmak sokarcasına partizanlık yapıyorlar. tam anlamıyla türkiye'nin partisi ne zaman var olacak? ne zaman iktidar olacak? 23 nisan ve ihl

akdeniz üniversitesi'nde öğrencilere silah çeken şahsı yakından tanıdık. o kişiyle beraber olanlar serbest bırakılmış. o kişinin silah çektiği kişiler tutuklanmış. bir garip ülke

keşke bütün belediye başkanları böyle suçlar işlese. sadece partililere değil herkese bu tip hizmet sunsa. dikili belediye başkanı

15 Nisan 2008

günün köşe yazıları

dayak terbiye biçimiymiş. bu müfettişleri kim teftiş edecek. eğitimde dayak olur
bir italyan kadın gelir, türkiye'de tecavüze uğrar. ailesi türk halkının desteğinden dolayı teşekkür eder. kan davalarının, namus cinayetlerinin hala can aldığı bir ülkede öyle donup kalırız. güle güle pippa bacca
ispanya halkı için türkiye'ye benzer derler. adamların bakanlarının yarısından fazlası kadın. ordu savunma bakanlığına gerçekten bağlı. son olarakta o savunma bakanı 5 aylık hamile bir bayan. keşke benzesek
bir tuhaflıklar ülkesi. akp'e ile chp arasında kim daha atatürkçü kavgası. keşke kim halkı daha çok doyuruyor, kim eğitimi daha da iyileştiriyor ve yaygınlaştırıyor, kim çoğulculuğu daha çok koruyor, kim kaliteli ve yaygın sağlık hizmeti sağlıyor diye kavga etseler. para'nın resmi

9 Nisan 2008

iyi ki doğdun çdd

5 nisan cumartesi günü derneğimizin doğum günü şerefine bir panel düzenlendi. iyi ki katılmışım, bohçam biraz daha toparlandı. panelde önce inci hoca bir konuşma yapmış. ne yazık ki ben onu kaçırdım. tülin hoca konuşmasına başlamadan yetiştim. tülin hoca türkiye'de tiyatro tarihi üzerine bir konuşma yaptı. almanya bag ekibinden gerd koch ise tiyatro pedagojisi dergisinin evrimini sundu.

tülin hoca'dan kaptıklarım:
türkiye'de tiyatronun 3 ana akımı var. biri köy tiyatrosu, öbürü halk tiyatrosu ve son olarak ta batı tiyatrosu. köy tiyatrosu ve halk tiyatrosu belli bir metne ve belli bir mekana dayanmıyor. köy tiyatrosunun tarihi insanlıkla başlıyor. ritüeller bir köy tiyatrosunun parçası. daha çok mevsim geçişlerinde oynanan bu ritüeller özellikle ölüm-diriliş çelişkisini işliyor. bu oyunlar gizli olarak yapıldığı için pek fazla bilinmiyor. liderlik program'ının ikinci aşamasında bir atölye rituellere ayrılıyor. nedense o atölye bende iz bırakmayan atölyelerden. hadi yağmur duası yapalım falan filan. mesela drama'nın temel kavramlarının işlendiği atölye baya iz bırakıyor. sonra başka bir çalışma vesilesiyle rituellerin başka türlü kullanımını deneyimledim. oldukça da etkilendim. o çalışma dışında çerkez düğünleri ile ilgili bir rituel de oldukça ilgi çekici. düğün sonunda alanda bir tek bekarlar kalıyor. sonra içlerinden bir lider seçiliyor. zaten anladığım çerkezler her grup etkinliklerinde bir lider seçiyorlar. sonra daire şeklinde oturuluyor. herkes ayağa kalkıp kendini tanıtıyor. ben de "ankara'dan çerkez mustafa" diye tanıtmıştım kendimi ama ne bileyim ankara'da çerkez olmadığını. sonrasında çeşitli oyunlar oynanıyor. mesela veririm vermem oyunu. çiftler kuruluyor. biri gelip senden yanındaki bayanı istiyor. erkek vermem derse eline düğüm yapılmış havlu ile vuruyor. tabi hoşlandığın kişiye denk geldiysen elin kanayana kadar devam edebiliyor. çerkezlerin evlilikleri hatta kız kaçırmaları bekar gençlerin tanışmasına vesile eden bir çok ritüelleri bulunuyor.

halk tiyatrosu ise şehirlerde yapılıyor. orta oyunu, hacivat ve karagöz örnekler arasında. altın çağını 17. ve 19. yüzyıllar arasında yaşadı. sonrasında batı tiyatrosu geldi. entellektüellerin ve sarayın yüzünü batı tiyatrosuna dönmesi, halk tiyatrosuna akan kaynağı azalttı. bu da halk tiyatrosunun kendi içine kapanmasına, tekrara dönüşmesine, yozlaşmasına ve küçülmesine neden oldu. cumhuriyet döneminde de temel yönelim batıya olduğu için halk tiyatrosu tüm canlılığını yitirdi.

batı tiyatrosunu türkiye'ye getiren azınlıklardı. zaten müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı. bu dönemde azınlıklar kanla, canla, gönül vererek tiyatronun istanbul, izmir ve bursa gibi illerde gelişmesini sağladılar. cumhuriyetle beraber ulusal batı tiyatrosu oluşturulmaya başlıyor. batı tiyatrosu halkın kültürü ile çelişiyor. kapalı bir alana gitmek, konuşmamak, oturmak, çekirdek çitlememek, oyunculara sataşmamak, oyuncuların da sanki seyirci yokmuş gibi oynaması halkın alışkanlıkları ile oldukça çelişmiş. valiler tiyatroyu izlemeye giderlermiş. bazı tiyatrolarda çubukçu olurmuş. bu çubukçu konuşanın falan kafasına vururmuş. tiyatronun anadoluya yayılmasında köy enstitüleri ve halk evleri etkili oldular. bu kurumlar tiyatroyu bir eğitim aracı olarak kullanmışlar. 1950'lerde bunlar kapatılınca 1980'lere kadar tiyatronun anadoluya yayılması sekteye uğradı. seksenli yıllardan sonra uluslararası festivaller ve etkinlikler yayıldı. bunun sonucu olarak türkiye tiyatrosu "hani benim özgünlüğüm nerde" diye ağlamaya başladı. "bizim halk tiyatromuz ve köy tiyatromuz var, oradan özgünlük çıkarırız" görüşü ile bu kaynaklar araştırılmaya başlandı. ne yazık ki günümüzde halk tiyatrosunun bir akım yaratabilecek canlılığı bulunmuyor.

akla bir soru takılıyor: "tanzimatla başlayan batılılaşma hareketi batı ile anadolu arasında kaynaşım yollarını bulabilseydi ve uygulayabilseydi nasıl bir türkiye olurduk?" özellikle üniversitede halkın kültürü ile yollarımız oldukça ayrıldı. mesela odtü'de gitar seçmeli derstir ama bağlamanın seçmeli ders olmasına izin verilmez. neden? batılı değil de ondan. aldığımız eğitim, düşünce yapısı, yaşam tarzı tamamen batı modelidir. bunun sonucu ne biz halk içinde rahat ederiz, ne de halk bizi benimser. halk ile bağını koruyabilenler genelde tarikatlarla bağlantılı muhafazakarlar oldu. kişinin ait olduğu sosyo-ekonomik sınıfın onun tercihlerini nasıl etkilediğini basitçe aktaran ruby pane'nin çalışması gösteriyor. yoksullar kendilerine benzeyenleri kabulleniyorlar. bu yüzden külhan beyi havaları oy getirebiliyor.

akla takılan diğer soru da "köy enstituleri ve halk evleri 1950'lerde kapatılmasaydı, nasıl bir türkiye'de yaşıyor olurduk?" bir çok kişinin bu soruyu sorduğunu tahmin ediyorum.

gerd'ten kaptıklarım:
baştan belirteyim çevirideki kopukluklardan dolayı anca bu kadarını anlayabildim. umarım yazdıklarım doğrudur. gerd'ten konuşmasının metnini istedim. e-mektupla gönderecek. almanca olduğu için çevirecek bir yol bulmalıyım. tiyatro pedagojisi dergisi 25 yıldır çıkıyor. ilk başlığı diyalog. alt başlıkları ise eğitici oyun, tiyatro ve pedagoji. "bu kavramlar gerçekten ayrı mı kalmalıydılar yoksa beraber yaşayabilecekleri bir alan var mı?" sorusunun cevabını arıyorlardı. ilk kadro oldukça çok yönlüydü. içlerinde ebeveynler, tiyatrocular, eğitimciler, din eğitimcileri vb... bulunuyordu. ilk çalışmalar birbirinden kopuktu. paylaşım, ortak akıl ve ortak dil ihtiyacı oluştu. üretimin getirdiği alışverişi, motivasyonu ve ortaklaşmayı sağlamak için dergi çıkarmaya başladılar. ilk zamanlarda 300 tane, şimdi ise 1500 tane basılıyor. başlangıçta kaliteli makale bulmakta oldukça zorlanmışlar. zamanla dergiyle tanışıklığı olan insanların yeni deneyimler yaşaması ve bunları paylaşması ile aynı zamanda teorilerin olgunlaşması sonucu artık daha rahat makale buluyorlar. bu dergi eğitim ve bilgiyi ileten bir enstitü haline geldi. bu alanda çalışanların yüz yüze iletişime geçtikleri, birbirlerine düşüncelerini eylemle aktarmaları ihtiyacı belirdi. bunun sonucunda festivaller, oyun haftaları, çalıştaylar düzenlenmiş. ilerleyen zamanlarda bu karşılaşmalardan çıkan düşünceler akademik çalışmaları yönlendirdi. 1994 yılında artık farklı alanları bir araya getiren bir dergiden çok yapılanların başlı başına bir alana dönüşmüş olması derginin ismini değiştirdi. derginin adı "tiyatro pedagojisi" oldu. şu anda saygın dergilerle aşık atabilen bir durumda. öğretici oyun kavramına özellikle değindi. bu kavram şeklini hem teorik olarak hem pratik olarak brecht'ten almıştır. brecht'in 1920li yıllarda verdiği öğretici oyun tanımı şudur: öğretici oyun izlenmesi ile değil oynanması ile öğretici olur. oyunda kesin çerçeve çizilir ve oyuncunun kendi yaşantısı bu çerçeve içinde aktarılır. tema odaklı grup çalışması olarak geçiyor. brecht sayesinde edebi anlamda daha esnek olan sanatçı araçlarını eğitime açmış oldu. öğretici oyunlar iyi iletişim sağlıyor. bu yüzden örgütlerin kendi siyasal ve sosyal temalarının gelişmesine katkıda bulundu. bu yöntem kendine saygının gelişiminde daha etkili oluyor. bu yöntem yaşamın bütün alanını etkiliyor. bir gün brecht'e soruyorlar "sizce sanatın en üst noktası nedir?" brecht'in cevabı "yaşamak" oluyor. bu arada oyun lideri yaklaşık 600 saat eğitim alıyor. tiyatro pedagagu ise 1100 saat ders almalıdır.

gerd'i dinleyince derneğimizin faaliyetleri arasındaki bağlantı kafamda daha bir netleşti. çıkarılan derginin, uluslararası seminerlerin, liderlik atölyelerinin, konulu atölyelerin amaçları ve birbirleriyle bağlantılarını daha iyi kavradım. bundan 15 sene sonra oluşacak olan insan kaynağını ve yaratıcı dramanın diğer örgütlerde, faaliyetlerde etkisini düşünmek beni heyecanlandırdı.

demokrasi ve hayır demeyi bilmek

hayır demeyi bilmek ile demokrasinin ne mi alakası var? var var. demokrasi dediğimiz herkesin her istekte bulunma hakkı olduğunu kabul etmek değil mi? bir olayda farklı farklı isteklerin olabilmesine hak tanımak değil mi? bu durumda biri bize saçma gelen, tehlikeli gelen isteklerde bulunduğunda (ki bizim isteğimiz de onlara aynı şekilde geliyor olabilir) "ne biçim konuşuyorsun, yalancısın, defol, kapa çeneni" şeklinde cevap vermek nasıl yorumlanır. başkalarının isteklerine bu şekilde cevap veren bir kişi ile ilgili iki yorum yapabilirim. birincisi bu kişi karşıdakinin bazı şeyleri istemeye hakkı olmadığını ve istememesi gerektiğini düşünmektedir. bu demokratlıkla uyuşmaz. ikinci çıkarımım ise bu kişi hayır demeyi bilmemektedir. herkesin herşeyi isteme hakkı olduğunu düşünen bir kişi, herkesin herşeye hayır deme hakkı olduğunu da teslim eder. bu durumda kendinden beğenmediği bir şey istendiğinde rahat bir şekilde sinirlenmeden hayır diyebilir. artık aşağıdaki haberi siz değerlendirin:
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin sorunlarını anlatmak üzere Ankara'ya gelen heyette yer alan Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu'yla Başbakan Tayyip Erdoğan tartıştı. Tanrıkulu'nun Kürtçe eğitimle ilgili taleplerine kızan Erdoğan, "Yalan konuşuyorsun, sen dürüst değilsin" diye çıkıştı. "Dürüstlüğümü kimseye ispatlamak zorunda değilim" karşılığını veren Tanrıkılu'sya toplantıyı terk etti.

7 Nisan 2008

safları sıklaştırın

kategorizasyon ya da önyargı nelerden kaynaklanır:
- daha önce benzer olaylarla çok sık karşılaşırsan, artık kanı yerleşir. tekrar değerlendirmeye zaman harcamazsın. "şu mahalle tehlikelidir, oradan geçme" cümlesinde olduğu gibi.
- hep aynı tip insanlarla bir aradayızdır. diğerlerini duymayız, görmeyiz ve şablona yerleştiririz.
- kendimizi tehlikede hissederiz korkarız, tehlike kaynağına kalkanlarımızı alıp bakarız, saldırıp pasifize etmek için dinleriz.

toplumda kutuplaşma ağırlaşmıştır, ne söylendiğinden çok kimin söylediği etkili hale gelmiştir.

kutuplaşmayı arttırmak için yapılabilecekler:
- birinin söylediği onlarca cümleden, bir tanesini cımbızlayıp zamandan ve bağlamdan koparıp başka bağlamda ve zamanda söyleyerek tehlikeli olduğunu kanıtlamak.
- iletişim kanallarını koparmak
- ateşli söylemlerle mutlak taraf olan liderlerin peşinden takılmak
- korkuyu olabildiğince körüklemek (başımıza çarşaf geçirecekler ya da dinimize düşmanlar, islam'a düşmanlar söylemleri)

işin ilginci böyle zamanlarda makul şeyler söyleyenlerin sesi duyulmaz. iki tarafta da en ateşli kişiler liderliğe yükselirler.

kutuplaşmanın (diğer adı bölünme de olabilir) artık anketlerde de görüldüğü. ülkenin yönetilemez, ilerleyemez bir çatışma haline geldiğini vurgulayan aşağıdaki yazı oldukça ufuk açıcı. nasıl bir türkiye'de yaşıyoruz, gelecek nelere gebe gibi birçok konuda ufuk açıyor: siyasileşme kutuplaşmaya dönüşüyor

tarhan erdem de kutuplaşmayı aşmak adına ilk görevin başbakanda olduğunu aşağıdaki yazısında vurguluyor: kutuplaşma sadece zararlıdır

ece temelkuran akp hükümetinin kutuplaştırıcı diline dair çok güzel bir yazı yazmıştı. daha ortada kapatma davası yoktu. akp'nin türkiye'yi zulmünden kurtaracağı yerli sömürgeciler kimler? akp'nin sırrı: türk sömürgeciler

bir virus: cemaatleşme analizi de genel olarak kutuplaşmanın etkisi, topluma zararı ve neden önlenemediği gibi sorulara cevap arıyor.

aşağıdaki sözleri bir siteden aldım. çok güzel bir kutuplaşma örneği vermiş. bu sözlerde "laikçi" geçen yere "şeriatçı" yazın. "Atatürk düşmanı, cumhuriyet karsıtı" yerine de "din düşmanı, darbeci" yazın. o haliyle altına imza atacak milyonlar vardır, bu haline atacak olan milyonlar olduğu gibi:
mesela,laikçi diye katagorize ettgimiz kesim kendi icinde bazı ortak ozelliklere sahiptir.mesela argo olarak soylersek,bu insanlar hep çakallık pesindelerdir.her türlü haltı yerler,ama avazları cıktıgı kadar “A BAK SUNLAR NE YAPTILAR” derler. alavere-dalavere,oyun,rantiyecilik bu kesimde bol miktarda mevcuttur,ama caktırmazlar.cıkarları zedelenmeye basladımı,karsındaki vatandas Atatürk düşmanı, cumhuriyet karsıtı oluverir.
umarım 60'tan önce yapılamayan, 70'ten önce yapılamayan ve 80'den önce yapılamayan yapılır ve çoğulcu bir demokrasi ile yönetilen, iletişim halinde olan, korkularla kamplaşmamış bir topluma evriliriz.

hükümet çoğulcu demokrasi adımları atmak yerine çoğunluğun diktatörlüğüne yönelirse ya da başka odaklar ne çoğunluğu ne çoğulculuğu deyip müdahale ederse ne yapacağız? dananın kuyruğu burada kopuyor.

4 Nisan 2008

kendini bil (duygusal akıl 2)

kitapta zen rahibi ile samuray arasında geçen şöyle bir hikaye anlatılmış:
samuray: bana cennet ve cehennemi anlat.
zen rahibi: sen eşşeğin tekisin. senin gibilerle zaman harcayamam.
samuray: (sinirlenerek, kılıcını kınından çıkarır) seni öldüreceğim.
zen rahibi: işte bu cehennemdir.
samuray: (durumu anlayıp, kazandığı içgörü için teşekkür eder)
zen rahibi: işte bu cennettir.
tam şu anda ne hissediyorum? nedir bu duygunun adı? kolay görünen ama oldukça zor sorular bunlar. bu sorulara cevap verebilmek duygusal aklın başlangıç noktası. akıl ile duygu arasında bir bağ kurabilmenin ilk adımıdır duyguları söze dökmek.

deprem sırasında bazılarımız bir telaşa kapılır ve hemen apartmandan dışarı çıkar. bazılarımız ise hiç olmamış gibi devam eder. ilki duygulara kaptırmaya, ikincisi ise duygular ile kopukluğa örnek olarak gösterilmiş.

duygularımı söze dökebilme yeteneğimi geliştiren yer çağdaş drama derneği'ndeki yaratıcı drama lideri yetiştirme kursları oldu. söze dökebilmeyi bırak varlığından haberdar olmakla ilgili bir eksiğimin olduğunu şöyle bir olayla anlamıştım. kursun birinci aşamasındayken güven çalışması yapılmıştı. ikili eşler halindeydik. birimizin gözü kapalıyken diğer kişiyle sadece omuzlarımız birbirine değiyordu. gözü açık olan arkadaşın görevi omzunu kullanarak eşini dernek içinde dolaştırmak. tabi dolaştırırken eşinin bir yere çarpmamasını, başkalarıyla çarpışmamasını ve ayağının takılıp düşmemesini sağlamalı. daha sonra eşlerden gözü kapalı olan gözünü açtı, diğeri de kapattı. bu çalışma bittiğinde herkese ne hissettiği soruldu. anaa! bir baktım herkesten bir duygu çıkıyor. "gözüm kapalıyken korktum, açıkken rahattım, kapalıyken rahattım, açıkken tedirgin oldu, heyecanlandım, gerildim...". sıra bana geldi. ben düşünüyorum düşünüyorum bir duygu yok. soruya şöyle cevap verdim: "açıkçası bende duygu yoktu. iletişim kanalımız omuzdu. gözüm açıkken omuzdan hep aynı sinyalleri aynı anlamda kullanarak eşimin anlamasını sağladım. gözüm kapalı iken de eşimin omuzdaki hareketlere verdiği anlamları çıkarmaya çalıştım. yani yapılacak bir görev vardı ben de onu yaptım.". biliyorum mühendis meslektaşlarımın hemen hepsi benim gibi davranacaktı ama ben yine de bu olaydan sonra sorgulamaya başladım. bu insanlar mı gereksiz gereksiz duygulanıyorlar, yoksa ben mi duygularımı algılamıyorum?

duygusal akıl(1)

yıllar önce duygusal zeka (EQ) kitabını okumuştum. bakış açımı değiştiren kitaplardan biriydi. eğitim hayatımda ve yaşadığım sosyal yapıda entellektüel zeka (IQ) çok pohpohlanırdı. beklenileceği gibi izmir fen lisesi'nde başlıca övünülecek şey ve kıyaslama biçimi de zeka idi. zekayı tanımlarken beynin hızlı çalışması, hızlı öğrenmek gibi şeyleri kullandım. zekaya çok şey bağlıyoruz. mesela şu tür cümleler çok duymuşumdur (hatta ben de kurmuşumdur) "bu kadar zeki bir adam nasıl oluyor da böyle dinci/ülkücü/solcu/dinsiz/... oluyor". sanırız ki zeki olan insanlar bizim doğru bulduğumuz şeylerin doğruluğunu hemen anlayacaklar. halbu ki karşı görüşteki insanlar da aynı şeyi bizim için düşünür.

peki duygular olmadan zeka nedir? duygular olmadan zeka seçim yapabilir mi? duygular olmadan zeka bir konuya motive olabilir mi? duygular olmadan diğer insanları anlayabilir miyiz? duygular olmadan arkadaşlıklar olur mu? duygular olmadan...

çok zeki olup da okul hayatını mahvetmiş arkadaşlar? çok zeki olup da başkalarının askeri olarak kullanılan arkadaşlar? çok zeki olup da bir türlü mutlu olamayanlar? çok zeki olup da kendine bir türlü yol bulamayanlar, bir oraya bir buraya yönelip duranlar?

"aklınla düşün, kalbinle karar ver" derler. söylemesi kolay ama uygulaması zordur. uygulayabilmek için duygusal zeka kitabını tekrar okurken, buraya da bölüm bölüm yazmaya karar verdim. zekayı hız, aklı ise yol olarak tanımlıyorum. bu yüzden duygusal zeka yerine duygusal akıl demeyi tercih ettim.

duygusal akıl başlığında beş madde var:
- duygularımızı fark edip, tanımlayabilmek.
- duyguları yönetebilmek.
- kendini harekete geçirmek.
- başkalarının duygularını anlamak.
- ilişkileri yürütebilmek

neden siyaset rejimi tehdit eder?

yasama ve yürütme arasında olması gereken küvvetler ayrılığının, türkiye’de pratikte olmamasını şu anda yaşadığımız yargı-meclis sorunlarının ana kaynağı olarak görüyorum.

yasama yetkisi meclisin. yürütme de hükütmetin yetkisidir. ne yazık ki seçim yasaları ve sistemi yüzünden iktidarı elinde bulunduran hükümet, meclisin de önemli bir çoğunluğunu elinde bulundurmaktadır. bunda özellikle %10 barajının etkisi büyüktür. bu durumda iktidarın anayasanın özgürlükleri koruyucu yapısını bozup, anayasayı iktidarı koruyucu hale getirmesi kaçınılmaz oluyor. yani çoğunluğun diktatörlüğüne doğru yöneliyor. bu da başlı başına rejim tehlikesi, toplumsal kutuplaşma ve iç savaş gibi tehlikeleri gündemden düşürmüyor.

ne yazık ki akp de iktidar olduktan bir süre sonra kendi diktatörlüğünü kurmaya çalışmıştır. şu anda yaşanan gerilim bundan bağımsız açıklanamaz. şöyle bir beyin cimnastiği turnusol kağıdı görevi görüyor “düşünelim ki akp son iki yılında seçim yasasını çoğulcu bir çizgiye çekseydi ve anayasayı da farklılıkları koruyucu şekilde dönüştürseydi, nasıl bir türkiye’de yaşıyor olurduk.”

iktidarın doğası çoğulcu demokrasiyle çelişmektedir. bu hangi partinin iktidar olduğundan bağımsız bir mesele.

ayrıyeten ekonomik olarak orta sınıfın çoğunluk olduğu gelişmiş ülkelerdeki şablonlar, yoksul sınıfın çoğunluk olduğu türkiye'ye uygulanamaz.

3 Nisan 2008

ölüm, evren ve duygular

bir kaç şey var ki düşünmek boyut değiştirtiyor. ölümü düşününce ya şu an ve her şey anlamını yitiriyor ya da yaşadığın ana ve sevdiklerine sıkıca sarılıyorsun ya da herşeyi yapacak bir cesaret kaplıyor benliğini. evreni düşününce dünyanın ve insanın aslında nasıl da küçücük kaldığını anlıyorsun. herşeyiyle insan odaklı olarak kurulmuş ve insanı yücelten düşünceler, felsefeler, dinler... yitiriyor anlamını. ya ne yapsan boş diyorsun ya da üzülme bu küçük şeyler için gülerek devam et yoluna diyerek enerji doluyorsun. dünyanın oluşumuna, hayvanlara, kaybolan türlere ve insanın tarihine bakınca da rahatlıkla diyebiliyorsun "bir gün insanoğlu da tükenecek, yerine koşullara adapte olan başka şeyler gelecek".

yani diyeceğim öyle şeyler var ki günlük hayatta aklımıza gelmesini engellediğimiz, aklımıza geldiğinde ise duygularımızın ve düşüncelerimizin etkilenmemesi imkansız olan. eğer duygularımız olmasaydı, sadece dünyayı anlayan bir düşünce küpü olsaydık bu farkındalık ölüme sürüklerdi bizi. duygularımız sıkıca bağlıyor bizi yaşama, düşüncelerimizi yaşamı seçecek şekilde etkiliyor ve bir anlam veriyor varlığımıza.

günün köşe yazıları

yök üniversitelerde bölümlerin varlığını devam ettirme kriterlerinden ikisini kaldırıyor. kriterlerden biri mezunların iş bulabilme ölçütüdür. nasıl bir iş bu. sen adamı al 4 sene okut. sonra işsiz sal çayıra. bir bölümün mezunları iş bulamıyorsa o bölüm niye varlığına ve ya kontenjan sayısında bolluğa devam etsin. ikinci kriter ise öğretim elemanı sayısının belli bir değerden fazla olmasıdır. bunun da anlamı nedir. sen al adamı doğru düzgün eğitim vermeden meslek sahibi yap. bu düzenlemelerin hiç bir rasyonel ve topluma katkı sağlayan anlamı yok. eee peki niye yapılıyor bu değişiklikler? kim istiyor bu değişiklikleri? öğretmenlerin eğitimi

bir tek avrupa kaldı memleketi kurtaracak diyenlere bir bakış açısı: hangi avrupa

son zamanlardaki uzlaşın, herkes bir adım geri atsın yaklaşımları bir yanılsama. sanki chp ile akp arasında bir gerilim var da o memleketi bölüyor diye yutturuluyor. halbuki gerilim akp ile anayasanın değişmez maddelerinde. niye bunu açıkça söylemiyorlar da "uzlaşın, geri adım atın" gibi ifadeler kullanıyorlar? cumhurbaşkanı seçimlerinde akp sözünü tutsaydı ve mecliste her partiden oy alabilen bir cumhurbaşkanı seçseydi, şu anda bu davayla uğraşıyor olur muydu? sorun erdoğan-baykal gerilimi değil

tecavüz haberleri çok fazla. hepsinin hikayesi ayrı ayrı yüreğimi burkuyor. hele toplu tecavüz vakaları bütün duygularımı altüst ediyor. türkiye'nin muhafazakarlaşmasından memnuniyet duyanları, muhafazakarım diye övünen insanları merak ediyorum. bu tecavüz olayları ile cinselliği evlelene kadar yasaklayan muhafazakarlık arasında bağ kurmuyorlar mı? 15 yaşında insanların evlendiği dönemin kuralları ile 25 yaşında insanların evlendiği dönemin toplumsal kuralları bir olabilir mi? yanı başımızdan aşti'den başımıza gelenler